Pc Forumları

Pc Forumları (http://www.forumson.org/)
-   Sağlık - Genel (http://www.forumson.org/saglik-genel/)
-   -   Sağlıklı Yaşam ve genel sağlık Bilgileri 2 (http://www.forumson.org/saglik-genel/80987-saglikli-yasam-ve-genel-saglik-bilgileri-2-a.html)

Yaso 09-20-2009 17:52

Sağlıklı Yaşam ve genel sağlık Bilgileri 2
 



Rahmin iç yüzeyini kaplayan, rahmin mukozası denilen ve her adet döneminde üst kısmı dökülen dokuya endometrium denilir. Normalde bu doku sadece rahim iç yüzeyinde bulunmaktadır. Yumurta hücrelerinin gelişimi sırasında salgılanan estrojen hormonu endometriumu kalınlaştırır. Yumurtlamanın oluşmasıyla progesteron denen ikinci bir hormon ile olgunlaşır ve eğer döllenme olmuşsa embiriyonun yerleşimine hazırlanır. Gebelik meydana gelmez ise kandaki hormonların düşmesini takiben gelişmesine devam edemez ve bir süre sonra dökülür. Gelişmiş olan endometrium dokusunun en üst kısmındaki hücreler ölerek dökülmeye başlar. Bir kanamayla beraber olan bu dökülme olayına “adet” görme (menstruasyon) diyoruz. Normalde sadece rahim iç yüzeyinde olması gereken endometrium dokusunun rahim dışında bulunmasına endometriosis adı verilir. Yerleşme yerine göre, rahim duvarı içinde görülürse adenomyosis, yumurtalıklarda içi erimiş kanla dolu kistler şeklinde ortaya çıkarsa endometrioma (çikolata kisti) ismi verilmektedir.
Endometriosis hastalığında rahim dışında bulunan endometrium hücreleri, her ay hormonların etkisi ile gelişir ve tıpkı rahim içindekiler gibi bir miktar kanamayla dökülür.Rahim içindeki kanama vajina yoluyla dışarı atılırken, rahim dışındaki hücrelerdeki kanama etraf dokulara zarar verir.

Endometriosisin sıklık sırasına göre bulunduğu yerler
· Yumurtalıklar ( %80 )
· Tüpler, rahim ve rahim etrafındaki karın zarı
· Rektovaginal bölge
· Mide barsak kanalı
· Rahim ağzı, vagina, vulva
· Deri, göbek ve ameliyat kesi bölgeleri
· Kasık bölgeleri
· Mesane duvarı
· Diğer nadir görülen organlar
şeklinde sıralanabilir.

Karnın açıldığı tüm ameliyatlar ele alındığında her yüz hastanın 18’inde endometriozis gözlenmektedir. Kısırlık nedeniyle ameliyat edilen vakalara baktığımızda ise görülme sıklığı %33’lere kadar yükselmektedir. Prostat kanseri nedeniyle estrogen hormonu kullanan erkeklerde de endometriozis görüldüğü bildirilmiştir.

Bulgu ve belirtiler
Aslında vücudun herhangi bir organında veya bölgesinde yerleşip ona göre bulgular verebilir. Bunların çoğunda kadında adet ile birlikte ortaya çıkan kanamalar sözkonusudur. Temel olarak kadın üreme organları tutulmakta ve etkilenmektedirler. Endometriosiste hastalar en sık ağrılı adet görmekten (dismenore) yakınırlar. Ağrılı adet görme rahim bağlarının üzerine yuvalanan, adet öncesi ve sırasında şişen ve kanayan endometrium parçacıklarından kaynaklanmaktadır. Kalın barsak ile vaginal bölgenin istilaya uğraması ile cinsel ilişki sırasında , dışkılama sırasında ağrı (disparoni ve tenesmus) ve kanlı dışkı görülebilir.
Endometriozisli hastaların başvuru nedenlerinden en önemlisi kısırlıktır. Genellikle kısırlık araştırmaları sırasında yapılan bir ultrasonografide görülen yumurtalık kisti için veya direk tanı amaçlı laparoskopi sırasında ağrılı adet gören ve ve kısırlıkla başvuran hastaların yarısından fazlasında değişik derecelerde endometriozis görülebilmektedir. Tüpler veya etrafına yerleşen endometrium dokusunun yol açtığı yapışıklıklar ve sertleşmeler tüplerin hareketlerini azaltmakta buna bağlı kısırlığa yol açmaktadır.Yumurtalıklarda yerleşen ve yapışıklıklara yol açan endometriosis dokusunun yumurta hücresinin olgunlaşmasını bozabileceğini ve bu yolla kısırlığa yol açabileceği düşünülmektedir. İlerlemiş endometriozis yumurtalık, rahim ve tüplerde yaptığı yapışıklıklar ile kısırlığa neden olur. Endometriozis hafif olduğu durumlarda hiç bulgu vermeyebilir. Hafif(hiçbir tıkanma veya yapışıklığa yol açmamış) endometriozisin bile kısırlık nedeni olabileceği ileri sürülmüş ise de artık bu tartışılmaktadır.

Endometriozis, nadir olarak da görülse üreme organları dışında da yerleşerek ciddi sağlık sorunlarına neden olabilir. Endometriozis barsaklara yerleştiğinde karnın aşağı bölgelerinde kramp tarzı ağrılar olabilir. Barsak tutulumu iştah kaybı, bulantı kusma karında gerginlik, gittikçe artan kabızlıkla kendini gösterebilir. Endometriosis idrar torbasında yerleşebilir ve hasta sık idrara çıkma, sıkışma ve nadiren kanlı idrar nedeniyle doktora başvurabilir. Eğer, idrarı böbreklerden mesaneye taşıyan idrar borusuna (üreter) yerleşerek darlık oluşmasına ve idrarın böbreklerde birikmesine, dolaysıyla böbreklerde bir iltihap oluşumuna uygun bir ortam oluşmasına neden olabilir. Göz yaşı ve tükrük bezlerinde yerleşebilir. Böylece kanlı gözyaşı veya kanlı tükrük olabilir. Beyinde dokusu içinde yerleşirse bulunduğu yere göre ciddi norolojik problemlere yol açabilir. Akciğer içinde ise kanlı balgam ve öksürük yapabilir. Bu tür yerleşimler nadir olmakla birlikte kadınlarda bu tarz semptomlarda endometriosis ayrıcı tanıda unutulmamalıdır.





Şekil 2:Yumurtalıkta endometriozis (büyük çikolata kisti)*

Endometriozis tanısı nasıl yapılır?

Deri, göbek, rahim ağzı ve vulva da gözlenen pelvis dışı lezyonlarda tanı kolaydır. Buradaki deri üzerindeki mavimsi renk değişikliği ve adet ile ortaya çıkan ağrı bize gerekli kanıtları vermektedir. Karın içinde, üreme organları etrafında yerleşmiş endometriosiste hastanın adeti ile eşzamanlı ortaya çıkan veya cinsel ilişkideki ortaya çıkan ağrı, jinekolojik muayene sırasındaki ağrı ya da sertliklerin ele gelmesiyle endometriosisten şüphe edilir. Laporoskopi (ya da başka nedenlerle yapılan laparotomi sırasında ) ile hastalıklı alanlar görülerek , gerekirse parça alınıp patolojik inceleme ile kesin tanı konabilir. Ancak genellikle laparoskopi hem en önemli tanı, hem de en önemli tedavi yöntemidir. Laparoskopi ile üreme organlarına zarar vermeden, aynı zamanda(tek işlemle) tanı konulup, tedavi yapılır.

Endometriozis Tedavisi

Tedavinin amacı yumurtalık hormonlarının rahim içi mukozasına yaptığı düzenli etkiyi önlemek ya da cerrahi olarak endometriozis odaklarını çıkartmaktır. Endometriozis yumurtalık hormonlarıyla direkt olarak ilişkili bir hastalıktır. Bu yüzden gebelikte, doğal menapozda, yumurtalıkları çıkarılarak menapoza girmiş kadınlarda endometriozis şikayetlerinin gerilediği ve ortadan kalktığı görülmüştür. Böylece tedavinin temeli, gebelerde olduğu gibi progesteron ağırlıklı hormonal çevre koşulları oluşturularak ya da menapozda olduğu gibi over hormonlarının devre dısı bırakılmasıyla rahim dışındaki endometrium dokusunun gerileyip yok olması prensibine dayanmaktır.

Endometriosiste Tıbbi tedavi

Tedavi;
· Ağrıyı gidermek ( adet,ilişki vb)
· Gebelik elde etmek
· Diğer organ fonksiyonlarını düzeltmek
amacıyla yapılır.

Tıbbi tedavide amaç yumurtlamayı baskılamak, adetleri uzun süre durdurmak ve endometriosis odaklarının gerilemesini hatta yok olmasını sağlamaktır. Tedavi her zaman hastanın isteklerine göre planlanır.

Gebelik istemeyen hastalarda ;
· Doğum kontrol hapları
· GnRh analogları( Danazol,lucrin,zoladex,decapeptiyl)
· Androgenler(Danazol)
· Progesteron hormonu türevleri( MPA vb)
kullanılabilir.

Ağrı tedavisi için;
· Mefanemik asit
· Non steroid Anti-inflamatuarlar ( Diklofenac, Naproksen sodyum vb)
kullanılmaktadır.
Son yıllarda değişik hormon yapını engelleyen ilaçlar (aromataz inhibitörleri vb ) endometriozis tedavisinde kullanılmaktadır.
Endometriosiste Cerrahi Tedavi Yöntemleri
Hasta dokuların kısmen ya da tamamen çıkartılması amaçlanır. Uygulanacak tedavinin seçiminde bulgu ve belirtilerin derecesi, lezyonların büyüklüğü, lokalizasyonu, hastanın yaşı, çocuk isteği gibi kriterler göz önüne alınır. Muayene bulguları ve tedavi sonuçlarını karşılaştırmak için skorlama yapılmakta ve buna göre de endometriosis hastalığı 4 evreye ayrılmaktadır. Tedavi seçenekleri ve başarısı bu evrelere göre değişmektedir. Örneğin evre 1 (minimal) endometrioziste kısırlık tedavisinin başarısı oldukça yüksek iken evre 4’ te gebelik oranları (ağır) %0 ila 30 arasında değişmektedir.
Cerrahi tedavinin en önemli şekli endoskopik yöntemdir.Laparoskopi aracılığı ile pek çok dışarıdan görülemeyen endometriozis odakları tanınır ve aynı anda tedavisi de yapılmış olur. Pek çok endometriozisli hastada laparoskopi tek tanı ve en etkin tedavi yöntemidir.

Yaso 09-20-2009 17:53

Uyku Bozuklukları
Dinlenmiş, iyi bir gece uykusu ile sağlığımız arasında çok büyük bir ilişki vardır. Mutlu ve dinamik bir gün için iyi dinlenmiş bir vücut ve beyinden daha önemli bir şey yoktur.


Dinlenmiş, iyi bir gece uykusu ile sağlığımız arasında çok büyük bir ilişki vardır. Mutlu ve dinamik bir gün için iyi dinlenmiş bir vücut ve beyinden daha önemli bir şey yoktur. Maalesef birçok insanın gece uyku sorunları vardır. Ve bundan dolayı gün içinde kendilerini devamlı yorgun ve bitkin hissederler.

Fakat uyku bozuklukları çözümsüz değildir. Uyku bozukluğumuzun sebeplerini bilir ve düzeltirsek mutlu, sağlıklı bir hayata yeniden kavuşuruz.

Uyku bozukluklarının hastalık olarak kabul edilip tetkiklerinin yapılmasına son 10 senedir dünyada yaygın olarak başlanmıştır. 21. yüzyıla girerken “Modern Tıp Alanı İçinde Uyku Bozukluğu Hastalıkları“ adı altında çok yeni bir bölüm açılmıştır. Bu sayede, hayatımızı tehdit eden ve nedenlerini anlayamadığımız yüksek tansiyon, koroner kalp hastalıkları, astım, şeker hastalıkları, aşırı şişmanlıklar, sık soğuk algınlıkları, gece uykuda ani ölümler gibi durumlarda uyku bozukluklarının önemli bir rol oynadığı anlaşılmıştır.

Uyku, beynimizin dinlendiği basit, durgun bir süreç değildir. Ortalama her 90 dakikada tekrarlayan bir, evre 1-2 (yüzeysel uyku) evre 3-4 (derin uyku) ve rüya (rem) uykusu şeklinde beyinde değişik aktivitelerin ortaya çıktığı çok dinamik bir yapı gösterir. Rüya uyku evresi, sabaha karşı 90 dakikalık süreyi doldurur ve bu uyku esnasında beyinden gelen testere dişi gibi sık dalgalar yayılır, kaslar felç olur, kan basıncı artar, penis ereksiyon olur, göz küreleri sağasola hızlı hızlı gidip gelmeye başlar. Bu karakterinden dolayı bu döneme İngilizce’de hızlı göz hareketi anlamına gelen “ Rapid Eye Movement” (REM) uykusu denilmektedir. Bu sırada uyandırılırsa rüyalar hatırlanır.

Uykunun bu değişik evreleri gece boyunca birbirini takip ederek akıp gi,derken, vücut parasempatik sistemin kontrolündedir ve solunum, dolaşım ve hormonal sistemler bir ahenk içinde çalışır. İçten veya dıştan gelen nedenlerle uyku yapısı parçalanırsa, çarklar arasına düşmüş bir taş gibi bütün sistemler birbirini etkileyerek bozulacaktır. Çeşitli nedenlerle meydana gelen uyku bozukluğu birçok hastalığın kaynağını oluşturmaktadır.

Günümüzde uyku laboratuvarlarında polisommografi denilen modern tetkik metodları sayesinde uyku yapısı bütün çıplaklığı ile incelenebilmektedir. Bu inceleme ile hastaların doğal uykuları esnasında, beyin fonksiyonları, uyku ritmi, solunum eforu horlama, uykuda oksijen kullanımı ve kalp ritmi kombine bir şekilde polisomnografi sistemiyle incelenerek uyku bozukluklarının nedeni araştırılmaktadır.


Uyku bozuklukları ve sık görülen problemler

Birçok hastalık iyi uyumamıza mani olabilir. Bazıları önemsiz, bazıları da sağlığımızı ciddi olarak tehdit eden durumlardır. Önemli olan birçoğunun tedavi edilebilir olmasıdır. Aşağıda, en çok görülen problemlerden bazıları belirtilmiştir. Eğer bunlardan herhangi birini yaşıyorsanız, doktorunuzla mutlaka görüşün.


Anksiyete ve stres

Anksiyete ve stres, uykusuzluğun en sık görülen nedenleridir. Bazen anksiyete ve stresin sebebini ortadan kaldırmak mümkündür. Dünyanın yükünü üstünüze almaya çalışmayın. Kendi hayatınıza öncelik tanımayı, işinizi boş vakitlerinizden ayırmayı öğrenin. Eğer bu işe yaramazsa anksiyete ve stresle ve bunların yol açabileceği az uyku ile başa çıkmanın başka yolları da vardır. Doktorunuz size daha fazla bilgi verecektir.


Depresyon

Melankolik, depresif bir ruh hali önemli bir belirtidir. Diğer belirtileri içinde olana bitene ilgisizlik, ümitsizlik, kolay incinme, değersizlik, isteksizlik, şuçluluk, kiloda değişme ve uyku bozukluğu sayılabilir. Depresyon, uykusuzluğun sık görülen sebeplerinden biridir ve tedavi edilebilir.


Horlama

Horlamanın sebebi, boğazın gerisindeki yumuşak dokunun, içeri ve dışarı gidip gelen havanın yolunu kesmesidir. Horlama, ileri yaşlarda daha çok görülen bir durumdur ve sık görüldüğü için ihmal edilmemesi gerekir. Sürekli horlama, uyku apnesinin bir işareti olabilir ve bu da ciddi sağlık sorunları yaratan bir durumdur. Mutlaka tetkik edilmesi lazımdır. Horlama tedavi edilebilir.


Uyku apnesi

Uyku apnesi, uyurken nefesin geçici olarak durması durumudur. Uyku apnesinin en belirgin işareti, gürültü horlama ve hemen arkasından kısa bir sessizlik, bu sessziliğin tekrar soluk alıp verme çabasına dönmesi ve patlarcasına bir horlama ile sonlanmasıdır. Bu olaylar sabaha kadar yüzlerce defa tekrarlar ve sabah yorgun, dinlenmemiş olarak uyanılır. Bütün bu olaylar olurken hiçbirşeyin farkında olunmayabilir. Uyku apnesi sadece uykuyu bozan bir durm değil aynı zamanda kalp solunum problemlerine yol açarak hayatınızı tehdit eden önemli bir sağlık sorunu olabilir.


Ağrı

Bütün ağrılar insanı uyutmaz. Birçok durum ağrı yapabilir. Nedenine bakılmaksızın bütün ağrıların geçirilmesi gerekmektedir. Hemen hemen bütün ağrılar kontrol edilebilir.


Prostat problemleri

Erkeklerde ileri yaşlarda prostat büyümesinin belirtileri görülebilir. Prostat büyümesinin ilk belirtisi gece sık sık çiş için tuvalete kalkmaktır. Bu tuvalet ziyaretleri uykuyu bozacaktır.


Burun tıkanıklığı

Geçici burun tıkanıklıkları, uykusuzluğun sık sebeplerindendir. Bazıları devamlı kronik burun tıkanıklığından rahatsız olurlar ve bu gece yatınca daha kötü olur. Kronik burun tıkanıklığı genellikle ilaçla tedavi edilebilir.


Diş gıcırdatmak

Diş gıcırdatmak uykuyu bölerek derin uykuya dalmayı önler ve çoğu zaman beraber uyuduğunuz biri size söyleyinceye kadar bunun farkında olunmaz ya da sabah çene ağrısı ile uyanırsınız.Derin uyunmadığı için yorgun kalkılır.


Uyurgezerlik

Uyurgezerlik önemli bir psikolojik problemin belirtisi olabilir ve asla göz ardı edilmemelidir.


Korkunç rüyalar (kabus ) görme

Herkes zaman zaman kabus görebilir. Fakat çok sık ve korkutucu, uykudan uyandırıcı rüyalar görmek tıbbi ya da psikolojik tedavi gerektirecek bir durumdur.


Kas krampları

Özellikle bacağınıza girenkramplar ile sık sık uyanıyorsanız, dolaşım bozukluğu ile ilgili bir sorununuz olabilir. Kas kramplarına neden olabilece diğer muhtemel sebeplerin çoğu tedavi edilebilir.


Huzursuz bacak sendromu

Uykuda bacakların kasılarak gerilmesi ya da atması durumudur.Bu her ne kadar ciddi bid durum gibi gözükmese de uykunun kalitesini bozar, beraber uyunan kişileri rahatsız eder. Tedavi edilebilir.


Gece terlemesi

Eğer geceleri sık sık terden sırılsıklam olunuyorsa bu durum şeker hastalığı, tiroid problemi gibi hormonal bir rahatsızlıktan dolayı olabilir. Horlama da varsa uyku apnesi ya da diğer başka hastalıkların belirtisi olabileceğinden gece terlemesi, önemsenmesi gereken bir olaydır.

Yaso 09-20-2009 17:54

Hepatit B
Hepatit B

Hepatit B , hepatit B virüsünün (HBV) meydana getirdiği bir enfeksiyon hastalığıdır. Dünyada en çok görülen enfeksiyon hastalıklarından biri olan hepatit B, bütün dünyadaki önde gelen dokuzuncu ölüm nedenidir.
Hepatit B, hafif ve belirti vermeyen bir enfeksiyondan, çok daha ağır karaciğer hastalıklarına ve bu arada sirozla primer hepatosellüler karsinomaya (karaciğer kanserine) kadar değişebilen çeşitli tablolara neden olabilir. Karaciğer kanseri, dünya da en yaygın kanserlerden biridir.

İltihap : Enfeksiyon etkenlerine veya tahriş edici maddelere tepki olarak bir dokuda iltihap hücrelerinin ve sitokinlerin toplanmasıdır.

Antijen : Vücuda giren ve bağışıklık sisteminin tanımadığı her türlü yabancı madde.

Antikor : Bağışıklık sistemi tarafından yapılan ve yabancı bir antijene bağlanıp onu nötürleşme amacı güden bir protein kompleksi.


Hepatit B Tedavisi
Daha öncede söylediğimiz gibi hepatit B virüsü ile karşılaşmış insanların %90'ı interferon tedavisi almadan veya herhangi bir zarara uğramadan bu virüsten kurtulabilir. Ancak ne yazık ki %5 ile %10'u bunu başaramaz. Bu gruptakilerin bir kısmı daha önce tanımladığımız gibi taşıyıcı olurlarken bir kısmı da "kronik hepatit B" hastası olurlar.


Tedaviden önce doktorunuz kanınızda hepatit virüsünün varlığını ve karaciğerinizdeki hasarın derecesini kontrol edecektir. Daha önce de söylediğimiz gibi, eğer karaciğeriniz çok hasta ise interferon sizi iyileştireceğine daha da kötüleştirir. Doktorunuz kanınızdaki virüsün miktarına HBV DNA tayini adı verilen bir testle bakarak interferon tedavisinden yarar görüp, görmeyeceğinize, görecekseniz ne kadar göreceğinize karar verir. Virüs düzeyi düşük olan insanlar virüs düzeyi yüksek olanlara göre interferon tedavisinden daha fazla yarar sağlar. Tedavi öncesi ve gerekirse tedavi sonrasında yapılacak karaciğer biyopsileri de tanı ve tedavi için yol göstericidir.

Kronik hepatit B tedavisi boyunca 6 veya 12 ay boyunca haftada üç kere interferon iğneleri vurulursunuz. Ne kadar süre önce virüsle infekte olduğunuz tedaviye cevap verme olasılığınızı etkileyen bir faktördür. Ancak yine de hangi hastaların interferon tedavisine yanıt vereceğini söylemek güçtür. Tedavi edilen kronik hepatit B hastalarının yaklaşık yarısı tedaviden yarar görür. Tedaviyle kandaki virüs miktarı düşecek, karaciğer hasarı azalacak ve hastalığın semptomları gerileyecektir. Yapılan klinik çalışmalarda interferon tedavisi alan hastaların %45'inin kanının zaman içerisinde tamamen virüsten temizlendiği görülmüştür. Tedavi esnasında doktorunuz hastalığınızın seyrini kontrol etmek için sık aralıklarla ALT seviyelerinizi takip edecektir. Ayrıca HBe Ag veya HBV DNA seviyelerinizi de kontrol ederek kanınızda hala aktif olarak çoğalan virüs olup olmadığını, varsa da hangi düzeyde olduğunu tesbit edecektir.


İnterferon etkilerinden biri de bağışıklık sistemini harekete geçirerek vücudun infekte hücrelere saldırısını artırmaktır. Bu nedenle bazen interferon kullanımınız sırasında kendinizi interferondan önceki halinizden daha kötü hissedebilirsiniz. Bu duruma biz "alevlenme" diyoruz. Bu iyiye işarat olabilir çünkü genelde interferon tedavisine tedavi sonunda yanıt veren hastalarda bu görülmektedir.
Kanınızın virüsten tamamen temizlenmesi çok zaman alabilir.

Sonuç olarak, HBsAG testiniz tedaviden haftalar veya yıllar sonra bile hala pozitif olabilir. Bazı insanlar sonsuza dek virüsten kurtulurken, bazıları ne yazık ki ilacın virüsü kandan tam olarak yok edememesi nedeniyle tekrar hastalanırlar. Biz buna "relaps" diyoruz. Eğer hastalığınız relaps olmuşsa doktorunuz size ya yeni bir interferon tedavisi ya da daha değişik bir tedavi önerecektir.
Unutmayın, virüs kanınızdan tamamen temizlenmiş olsa bile karaciğerinizin eski haline gelmesi uzun zaman alabilir.

Diğer tedavi yöntemleri: Yakın zamana kadar tedavide tek seçenek İnterferon idi. Son yıllarda kullanım alanına giren "Lamuvidine" etken maddesini taşıyan ilaç bu alanda yeni bir ümit kaynağı olmuştur. Günde tek tablet olarak alınan ve önemli yan etkileri olmayan bu ilaçla alınan sonuçlar en az interferon tedavisi ile elde edilenler düzeyindedir. Tek sorun tedaviden sonra nüks görülme ihtimalinin daha yüksek olmasıdır.


Soru ve Cevaplarla Hepatit B

B tipi hepatite yol açan virüsün özellikleri nelerdir?
B tipi hepatite doğal konağı insan olan, DNA'ya sahip bir virüs olan Hepatit B Virüsü (HBV) yol açmaktadır. Virüs çift sarmallı, sirküler DNA ve DNA polimeraz enzimi içeren çekirdek ve dış bir protein kılıfından oluşmaktadır. Çekirdekte virüsün enfeksiyöz olmasını sağlayan yapılar (Hepatit B core antijeni - HBcAg / Hepatit B e antijeni - HBeAg) bulunurken, dış tarafındaki protein kılıf virüsün antijenik özelliklerini sağlayan maddeler (Hepatit B surface -yüzey- antijeni-HBsAg) bulunmaktadır. Burada antijen kavramını da açıklamakta yarar var. Antijenler vücuda yabancı olan ve organizmada kendilerine reaksiyon olarak bağışık yanıt oluşturabilen maddelerdir. Bakteri veya virüs gibi mikropların belirli bölümleri antijen özelliğine sahip olabildiği gibi büyük molekül ağırlıklı proteinler de antijen yapısında olabilirler.
HBV diğer virüslerde olduğu gibi yalnız hücre içinde barınabilen ve çoğalabilen mikroorganizmalardır. Herhangi bir yolla vücuda giren HBV karaciğer hücreleri (hepatosit) içine girer ve sonuçta vücudun savunma sistemini harekete geçirerek bu hücrelerin ölümüne kadar gidebilecek bir bağışıklık yanıtını başlatır.


HBV dış ortamda ne kadar süre ile canlı kalabilir?
HBV dış ortama oldukça dayanıklıdır. HBV ile bulaşık iğne uçları, cerrahi ve diş tedavi aletleri üzerinde aylarca canlılığını devam ettirirler. Bunların temizliği yeterince yapılmaz ise bulaşmada rol oynarlar.


HBV nasıl bulaşır?
HBV ile bulaşık kan, semen, vajinal salgılar ve tükrük ile temas sonucu bulaşma olmaktadır.
En sık bulaşma yolu kan yolu iledir. Virüs kan yoluyla sıklıkla parenteral (damar yolu) veya perkütan (deri yolu) olarak bulaşır. HBV bulunan kanın transfüzyonu ile virüs bulaşmaktadır. Bugün tüm nakil yapılacak kanlar hepatit B yönünden tarandığı için bu yol ile bulaşma çok nadir olabilmektedir. Bütünlüğü bozulmuş deriye bulaşan HBV ile bulaşık kan ve vücut sıvıları veya HBV ile bulaşık enjektör, kesici aletlerin deriye batması sonucunda bulaşma olmaktadır. HBV ile bulaşık enjektörün kaza ile deriye batması sonucunda HBV'nün geçerek, hastalık oluşturma riski %20-30 sıklığındadır.
HBV'nün diğer bulaşma yolu cinsel yoldur. B tipi hepatit cinsel yol ile bulaşan hastalıklar arasındadır. Bu yüzden eşlerinde HBV taşıyıcılığı olan kişilerin eşleri mutlaka aşılanmalıdır. Aşı sonrası bağışıklık oluşana kadar kondom kullanarak korunmalıdırlar.
HBV anneden çocuğa hamilelik sırasında değil, doğum sırasında bulaşmaktadır. Bu geçiş yoluna da vertikal yol denmektedir.
Ülkemiz için belki de en önemli geçiş yolu bilinen geçiş yolları dışında kalan ve HBV taşıyıcısı bulunan ev halkını ilgilendiren horizontal bulaşma dediğimiz yoldur. Özellikle bu geçiş yolu çocukları ilgilendirmektedir. Bulaşmadan ortak kullanılan ev içi eşyalar (havlu, traş bıçağı, biberon, çatal-kaşık, oyuncaklar,vb.) ve taşıyıcıların tükrüklerinin göz veya ağız mukozasına bulaşması sorumlu tutulmaktadır.
Diğer nadir bulaşma yolları dövme, akupunktur ve temizliği iyi yapılmayan aletlerle kulak deldirmedir. Ülkemizde özellikle son yıllarda, yaz aylarında çok sık uygulaması olan toplu sünnetlerde de kullanılan alet ve bistrülerin temizliğine azami ölçüde dikkat edilmesi unutulmamalıdır.


Doğal seyir çocuklarda da aynı şekilde mi seyretmektedir?
B tipi hepatit edinilme yaşı ne kadar küçük ise kronikleşmede o kadar fazla olmaktadır. Annede aktif bir şekilde bulunan HBV enfeksiyonu yenidoğana doğum sırasında geçtiği takdirde çocukların %70-90'ı enfekte olmakta ve bu olguların %90'ında maalesef kronik hepatit gelişmektedir. Bu amaçla annesinde B tipi hepatit bulunan bebeklere doğar doğmaz aşı ve immunoglobulin uygulanır. Bugün artık ülkemizde HBV aşıları rutin aşı programına alınmıştır. Yaş ilerledikçe bu kronikleşme oranı azalarak yetişkin yaş grubunda %5-10'lara kadar inmektedir.


Gebelik döneminde ortaya çıkan sarılıkların nedeni her zaman viral hepatitler midir?
Gebelik döneminde ortaya çıkan sarılıklar da neden her zaman viral hepatitler değildir. Ülkemiz koşullarında öncelikle viral hepatitler gebelerde sarılığa yol açmaktadır. Bununla birlikte gebelerde sarılık ortaya çıktığında akut karaciğer yağlanması, tekrarlayıcı kolestaz, safra kesesi taşları, gebeliğe bağlı toksemiler ve daha önceden var olan kronikleşmiş hepatitler de sarılık nedeni olarak düşünülmesi gereken hastalık veya durumlardır.
Gebelerde A, B ve C tipi akut viral hepatitlerin seyri ve fulminan hepatit gibi çoğunlukla ölümle sonlanan bir komplikasyonun gelişme riski gebe olmayanlardaki gibidir. Fakat ülkemizdeki akut viral hepatitlerin az bir kısmından sorumlu olan E tipi akut viral hepatitte fulminan hepatit gebeliğin son 3. ayında gebelerin %20'sinde ortaya çıkmakta ve bu olguların büyük çoğunluğu kaybedilmektedir.

Gebelik sırasında geçirilen akut viral hepatitlerin çocuk açısından önemi nedir?
Gebelik sırasında geçirilen akut viral hepatitler anne adaylarını endişelendirmemelidir. Çünkü bu virüsler genellikle uterus içindeki fetüste hastalık oluşturmamakta, bebekte gelişme bozuklukları ve anomalilere yol açmamaktadır. Anne adayı B veya C tipi hepatit etkenlerinin taşıyıcısı veya bu hastalıkları gebelik sırasında akut olarak geçiriyorlarsa bulaşma genellikle doğum sırasında veya doğumdan sonra virüsle bulaşık annenin kanı veya vajinal salgıları ile temas sonucunda etken çocuğa geçebilmektedir.



Hepatit B virüsünü ortaya çıkartan laboratuvar yöntemleri nelerdir?

Laboratuvar testlerini basitçe iki bölümde inceleyebiliriz. İlk olarak sadece HBV'ne özgül olmayan, diğer viral hepatit virüslerine bağlı enfeksiyonlarda da karaciğerdeki hasarı yansıtan karaciğer fonksiyon testleridir. Karaciğer fonksiyon testleri AST (SGOT), ALT (SGPT), bilirubinler, proteinler, alkali fosfataz, gama-glutamil transferaz (GGT) ve protrombin zamanı gibi testlerdir. Akut viral hepatit tablosunda AST ve ALT düzeyleri normal değerlerinin yaklaşık 10 katı veya daha fazla yükselir (>400 Ü/L). Bilirubinler artar. Kronik hepatitlerde AST ve ALT normal değerlerinin üzerindedir, fakat akut viral hepatitlerde olduğu gibi çok yüksek değerlerde değildir. Protrombin değeri düşme eğilimindedir. Sağlıklı taşıyıcılarda bu testlerin hepsi normaldir. Siroz gelişenlerde ise AST, ALT ve bilirubinler genellikle normaldir. Albumin düşmeye başlar ve globulin yükselmeye başlar. Protrombin zamanı da belirgin bir şekilde düşmüştür.
Mevcut viral hepatitin tipini belirlemek için özgül serolojik testler kullanılmaktadır. Bu testler ile hepatitin tipini,akut veya kronik olduğunu ortaya çıkartabiliriz.




Hastalığa özgül serolojik testler nelerdir?

Hepatit B enfeksiyonunun değişik klinik görünümleri boyunca hastanın kanında HBV'ne özgü antijenler ve buna karşı oluşmuş değişik antikorlar bulunabilir. Bu antijen ve antikorlara serolojik göstergeler denilmektedir. Antijenlerin vücuda yabancı olan ve organizmada kendilerine reaksiyon olarak bağışık yanıt oluşturabilen maddeler olduğunu daha önceki bölümde anlatılmıştık. Antikorlar ise yabancı antijenlere karşı oluşan ve onlarla özgül olarak birleşerek zararlarını ortadan kaldıran maddelerdir.
HBV'nün üç major antijeni vardır:
· HBsAg - Hepatit B surface (yüzey) antijeni
· HBeAg - Hepatit B e antijeni
· HBcAg - Hepatit B c (core-çekirdek) antijeni. Kanda bulunmaz, karaciğer hücrelerinde bulunur.
HBV'nün üç major antikoru vardır:
· Anti-HBs - Hepatit B yüzey antijenine karşı oluşmuş antikor
· Anti-HBe - Hepatit B e antijenine karşı oluşmuş antikor
· Anti-HBc - Hepatit B c antijenine karşı oluşmuş antikor. Akut dönemde oluşmuş ise
Anti-HBc-IgM , hastalığın akut dönemi geçtikten sonra ortaya çıkanına ise Anti-HBc-IgG adı verilir.


HBV'ne ait antijen ve antikorların anlamları nedir
HBsAg'i akut enfeksiyon sırasında kanda ilk beliren göstergedir.Virüse maruz kaldıktan sonra yaklaşık 6 hafta içinde kanda saptanabilir ve 4-14 hafta kanda bulunabilir. Tetkiklerde pozitif bulunması iki durumu düşündürmelidir:

1-Hastalığın akut dönemidir.

2-Hastalığı geçirdikten sonra bağışıklık oluşmamıştır (sağlıklı taşıyıcılar, kronik hepatit, siroz, karaciğer kanseri)

Negatif sonucun anlamı:

1-HBV ile temas olmamıştır,

2-Hastalığı geçirdikten sonra bağışıklık oluşmuştur,

Anti-HBs iyileşme döneminde ortaya çıkar. Bağışıklığı yansıtır ve ömür boyu pozitif olarak kalır. Akut enfeksiyon geçirildikten sonra 6 ay içinde HBsAg kandan kaybolmaz ve anti-HBs oluşamaz ise kronikleşmeden şüphelenmek gerekir. Anti-HBs pozitifliği doğal yoldan virüsü almakla veya aşılanma sonucunda elde edilir.
Anti-HBc hastalık sırasında oluşan ilk antikordur. Akut ve kronik tüm olgularda bulunabilir. Anti-HBc - IgG testinin pozitif bulunması kişinin HBV ile temas ettiğini gösterir. Virüs kanda temizlendikten sonra, bağışıklık oluşsa dahi ömür boyu titresi azalmakla birlikte pozitif olarak kalır. Hastalığı geçirenlerde HBsAg negatif bulunup, anti-HBs'nin de pozitif bulunduğu olgularda pozitif bulunması sonucu endişe edilmemelidir. Beklenen bir olaydır. Eğer testler sonucunda anti-HBc-IgG negatif olarak bulunursa kişinin virüsle hiç karşılaşmadığını ve HBsAg negatif, anti-HBs pozitif ise kişinin aşılandığını düşündürmelidir.
HBeAg akut dönemde HBsAg'den sonra ortaya çıkar ve HBsAg'nin temizlenmesinden önce kandan temizlenir. Kanda bulunması virüsün aktif olarak çoğaldığını ve yüksek derecede enfektiviteyi yansıtır. Akut dönemde yaklaşık 10 hafta kadar kanda kalır, kaybolmaması kronikleşmeyi düşündürmelidir. Anti-HBe'nin belirmesi ise enfektivitenin gerilediğini ve virüsün çoğalmasının durduğunu düşündürmelidir.



HBV'nün korkulan komplikasyonlarından biri kronik hepatit gelişimidir. Kronik hepatit tanısı nasıl koyulmaktadır?
Kronik hepatitler genellikle çok sessiz seyirli olup olguların az bir bölümünde çabuk yorulma ve halsizlik gibi yakınmalara yol açmaktadır. Olgular genellikle ancak siroz geliştiğinde (halsizlik, avuç içlerinde kızarıklık, karında şişme, alt ekstremitelerde ödem, vb.) hekime başvurmaktadırlar. Bu özellikleri ile kronik hepatitler çok sinsi hastalıklardır. Kronik hepatit olguları çoğunlukla rastlantısal olarak tanınmaktadır. Hastalar kan verme sonucunda yapılan taramada taşıyıcı olduğunu öğrenmekte ya da rutin kan kontrolleri sırasında karaciğer enzimleri yüksek bulunarak yapılan araştırmalarda kronik hepatit tanısı almaktadırlar.
B tipi kronik hepatitlerde karaciğer fonksiyon testlerinde bozulma, HBsAg (+), HBeAg (+ / -) ve HBV-DNA (+)'liği mevcuttur. Kesin tanı karaciğer iğne biyopsisi ile koyulmaktadır. Karaciğer biyopsisi oldukça basit bir işlemdir. İsminden korkularak yaptırmaktan kaçınılmamalıdır. Biz genellikle hastayı yatırmaya gerek duymadan, sabah biyopsisini yaparak akşama kadar hastaları izledikten sonra eğer kanama gibi bir komplikasyon gelişmemiş ise hastaları akşama taburcu etmekteyiz. Alınan karaciğer parçası patoloji laboratuvarı tarafından incelenerek kronik hepatit tanısı daha kesin koyulabilmektedir.


Sarılık, halsizlik ve karın ağrısı gibi yakınmalarla seyreden akut viral hepatitlerin tedavisi nasıldır?
Hastalık kendi kendini sınırlayıcıdır. Tedavideki ana amacımız destek tedavisidir. Destek tedavisinin başında da karaciğer fonksiyon testleri normale dönene kadar yatak istirahati gelir. Yatak istirahatinin yanısıra hastaya yüksek kalorili diet alması önerilir. Ayrıca bu dönemde karaciğere zarar verebilecek ilaçların ve alkolün alınmasından mutlak bir şekilde kaçınmalıdır.
Akut viral hepatit döneminde en fazla korkulan tablo olguların %0.1-1'inde sonu genellikle ölümle sonlanan fulminan hepatit tablosudur. Bir akut hepatitin seyrinde hastanın bilincinde değişikliklerin ortaya çıkması, uykuya meyil, protrombin zamanında uzama, sarılığın derinliğinde artma ve kan şekerinde düşmeler fulminan hepatit konusunda bizleri uyarmalıdır. Anabilim dalımızda prensip olarak tüm akut viral hepatitleri yatırarak takip etmekteyiz.


Kronikleşen B tipi hepatitin tedavisi nasıldır?
Yetişkinlerde B tipi hepatitlerin %5-10'unun kronikleştiğini, kronikleşen olgulardan da kronik aktif hepatit gelişenlerin %50'lik bir bölümünün 5-10 yıl içinde siroza dönüştüğünü belirtmiştik. Kronik hepatitlerin tedavisinde ana amacımız siroza dönüşme riski yüksek olan kronik hepatitleri saptayarak tedavi etmektir. Bugün için elimizde B tipi kronik hepatitlerin tedavisinde etkinliği gösterilmiş "İnterferon" ve “Lamivudin” adını verdiğimiz iki antiviral ilaç bulunmaktadır. Bu tedavilerin maalesef iki büyük olumsuz tarafı vardır. Bunlar yüksek tedavi maliyeti ve olguların hepsinde iyileşme sağlayamamalarıdır. Yaklaşık olarak tedavi edilen olguların %30-40'ında olumlu yanıt alınmaktadır.
Kronik hepatit tedavisi için bugün birçok yeni ilaçla çalışmalar yapılmakta olup, önümüzdeki yıllarda etkinlikleri daha yüksek olan ilaçlar kullanıma girecektir.

B tipi hepatitten korunma mümkünmüdür?
Nadiren istenmiyen sonuçlara neden olabilen B tipi viral hepatitlerin aşı ile önlenebilir olması çok sevindiricidir. Önceki yıllarda kullanımda olan insan plazmasından elde edilen aşılardan HIV gibi değişik etkenlerin bulaşabileceği kuşkusuyla korkulmaktaydı. Bugün artık genetik mühendisliğinin bir başarısı olarak rekombinant yöntemlerle elde edilen, oldukça güvenilir hepatit B aşıları kullanımdadır. Memeli hücreleri veya mayalardan elde edilen aşılar enfeksiyon oluşturmayan HBsAg içermektedir. Aşılama sonucu B tipi hepatit riski bulunmamaktadır. Aşılama sonucunda aşılananların %90'ından fazlasında koruyuculuk oluşmaktadır.


Hepatit B aşıları ile kimler aşılanmalıdır?
Hepatit B aşılarının taşıyıcıların orta (%2-7) ve yüksek (%8-20) derecede bulunduğu bölgelerde yenidoğanlara rutin olarak uygulanması önerilmektedir. Ülkemizde değişik bölgelerde farklar bulunmakla birlikte taşıyıcılık oranı yaklaşık %5-10 arasında değişmektedir. Sevindirici bir durum sağlık bakanlığı hepatit B aşısını rutin aşı programına almış olup, tüm yenidoğanlara uygulanmaya başlanmıştır. Ayrıca hepatit B açısından riskli olan aşağıdaki gruplar öncelikle aşılanmalıdır:
· Taşıyıcı anneden doğan bebekler
· Sağlık çalışanları
· Diş hekimleri
· Ev içinde taşıyıcı bulunan ev halkı
· Sık kan transfüzyonu almak zorunda kalan kan hastaları
· Hayat kadınları
· Sık eş değiştiren heteroseksüeller ve homoseksüeller
· Damar yoluyla ilaç bağımlıları
Bunların dışında arzu eden herkes aşılanabilir.

Taşıyıcı olduğu bilinen anneden doğan bebeklerin aşılanması ne zaman başlanmalıdır?
Taşıyıcı anneden doğan bebeklerin doğum sırasında HBV'nü aldıklarını ve enfeksiyon gelişecek olursa büyük bir oranda kronikleşeceğini söylemiştik. Bunu önlemek için bebek doğar doğmaz mümkün olan en kısa zamanda aşıya başlanmalıdır. Aşıya ilave olarak serum da (hiper immun globulin) uygulanmalıdır. Serumda yüksek miktarlarda HBV'ne karşı oluşmuş antikorlar bulunmaktadır. Aşı ve serum eş zamanlı olarak, farklı bölgelere kas içi yolla yapılmalıdır


Gebelik döneminde aşı yapılması sakıncalımıdır?
Risk altındaki gebelerin aşı yaptırmalarında çocuk açısından herhangi bir risk bulunmamaktadır. Herhangi bir kısıtlama olmamasına karşın genellikle gebeliğin 3.ayından sonra aşı uygulanabilir.


Aşı uygulaması nasıldır?
Bugün için kullanımda olan 5 adet aşı (HBVax II, Genhevac B, Engerix, Hepavax, Euvax) mevcuttur. Hepsi de rekombinan yöntemle hazırlanmıştır. Yan etkileri yok denecek kadar azdır. Başarı oranları aşağı yukarı benzerdir. Aşı uygulaması sonucunda %90-95 olguda koruyucu antikor yanıtı oluşmaktadır. Kişinin fazla kilolu olması, sigara kullanması ve bağışıklık sisteminde her hangi bir nedenden dolayı yetersizlik bulunması (kronik böbrek yetersizliği, AİDS, vb.) sonucunda başarı oranı düşmektedir. Aşılama sonucunda koruyucu antikor yanıtı oluşmayanlarda tekrar benzer şekilde aşılama yapıldığında aşılananların 1/3'ünde yanıt alınır. İkinci aşılamaya karşın yanıtsız kalanlarda yeni bir aşılama yapılmamalıdır. Aşı omuz veya kolun üst tarafındaki kas içine uygulanır.


a)
1.aşı 1.gün
2.aşı 1.ay
3.aşı 6.ay
Kontrol 7.ay

b)
1.aşı 1.gün
2.aşı 1.ay
3.aşı 2.ay
4.aşı. 12.ay
Kontrol 13.ay

İki grup arasında başarı bakımından bir fark bulunmamaktadır. Biz genellikle 1.grubu kullanmaktayız. 1.grupta 3 aşı kullanılmakta olup, daha kısa sürede sonuçlandığı için de kişiler daha iyi uyum göstermektedirler. Aşı uygulaması bittikten bir ay sonra antikor (anti-HBs) yanıtının oluşumu kontrol edilir. Anti-HBs 10 İÜ/ml'nin üzerinde bulunursa koruyucu olarak kabul edilir. Daha düşük titreler aşıya yanıtsızlık olarak kabul edilmelidir. Koruyucu antikor dozajı oluştuktan sonra 3-5 yıl koruyucu olarak kabul edilir. Riskli kişiler aşıdan 3 yıl sonra antikor dozajını kontrol ettirerek gerekirse tek doz aşı yaptırmalıdırlar.

Yaso 09-20-2009 17:54

Sağlıklı Uykunun 10 Altın Kuralı
Uykuya dalmakta zorluk mu çekiyorsunuz? Gece boyu uyayabilseniz bile, uyandığınızda yorgun mu hissediyorsunuz?

Eğer dinlendirici bir şekilde uyuyamayışınız bir sağlık soruyla bağdaşık değilse bu 10 altın kural başarıyla uyumanıza yardım edecektir.

1 * Yatağa yatmadan önce, bedeninizle rahatlatmak için kitap okumak, klasik müzik dinlemek, duş almak gibi yatıştırıcı bir işlem yapmalısınız.

2 * Yatak odanızı sadece dinlenme için kullanın. İşlerinizi yada yemeği yatağa getirmeyin.

3 * Yatağınız rahat ve yeterince geniş, yatak odanız karanlık ve sessiz olmalı rahat bir ısıda tutulmalı.

4 * Yatağa gitme ve sabahları kalkma saatlerinizi düzenli tutun. Yatmak için iyice uykunuzun gelmesini beklemeyin.

5 * Öğlen uykularına yatacaksınız bunu da rutin tutmaya bakın. Arada bir yapmanız uyku dengenizi bozacaktır.

6 * Sabahları ya da oğleden sonraları düzenli olarak egsersiz yapın fakat gece yatmanıza yoğun egsersize girişmeyin. Yatmaya yakın yoga gibi bir egsersiz bedeninizi gevşetmeye yarayacaktır.

7 * Kafeinli içecekler ( özellikle kahve ) içimiziniz hesaplı tutun ve öğlen 2’den sonra içmemeye bakın. Yatmaya yakın yada gece içilen sigaralar da uykunun kesintili olmasına sebep olacağından uzak durmalısınız.

8 * Yatıştırıcı olsun diye içki almak uykuya dalışınızı kolaylaştırıcı olsa da uykunun kalitesini büyük ölçüde bozacağından dinlendirici olmaz. Hatta içki kullanmayı bıraktıktan sonra bile uzun yıllar tesiri devam eder.

9 * Gece yatmadan açlık hissederseniz ya çok az bir şey yiyin ya da bir bardak ılık süt için. Gece yatmadan yenen ağır yemekler bdeeninize rahatsızlık verip, uykunuzu bozacaktır.

10* Herşeyden önemlisi uykuya dalmak için çok uğraşmayın. Uyuyamıyorsanız yatakta çırpınmaya devam etmeyin. Odadan çıkıp kitap okuyun, televizyon seyredin yada gevşemek için başka şeyler yapın. Uykunuz gelene kadar da yatağınıza dönmeyin.

Yaso 09-20-2009 17:55

Hepatit C
Hepatit C

Hepatit C, Hepatit C virüsünün neden olduğu, karaciğeri etkileyen ciddi bir enfeksiyon hastalığıdır. Enfeksiyon, insan vücudunda hastalığa yol açan bir mikrobun gelişmesi ve yayılmasıdır. Hepatit C enfeksiyonu yaşamınızı birçok yönde olumsuz etkileyebilir. Hastalığın başlangıcı grip ile karıştırılabilir, hatta hiçbir belirti görülmeyebilir. Bazı durumlarda ise, Hepatit C virüsü, kişinin kendisini haftalarca hiçbir iş yapamayacak derecede bitkin hissetmesine neden olabilir.
Hepatit C virüsü hastaların %50'sinde kronikleşir yani kalıcı olur.
En ciddi hepatit sebeplerinden biri olan Hepatit C virüsü, dünya üzerinde 170 milyon kişiyi etkilemektedir. Kan nakli ile bulaşan hepatitlerin en az %80'i Hepatit C'dir. Sıklıkla ortak şırınga kullanan uyuşturucu madde bağımlılarında rastlanır. Cinsel ilişki yolu ile geçiş sık görülmemektedir.


Bulaşma yolları;

Hepatit C'nin en önemli bulaşma yolu Hepatit C virüsü taşıyan kanın naklidir. Günümüzde, kan nakli öncesinde Hepatit C virüsü açısından tarama yapılması zorunludur. Ancak geçmiş yıllarda tarama yapılmadan kan nakli yapılmış hastaların durumu belirsizdir ve risk taşımaktadır.
* Hepatit C'nin bir diğer bulaşma yolu tıraş bıçağı, manikür-pedikür aletleri, tırnak makası gibi yaralanmaya sebep olabilecek aletlerin ortak kullanımıdır.
* Hepatit C, dövme, piercing, akupunktur, kulak delinmesi gibi uygulamalarda steril olmayan aletlerin kullanımı ile de bulaşabilir.
* Damar yolu ile uyuşturucu kullanan bağımlılarının ortak şırınga kullanımı Hepatit C bulaşma riskini arttırmaktadır.
* Hepatit C virüsü hamile olan anneden bebeğe geçebilir ancak bu geçişin nadir olduğu düşünülmektedir.
* Down sendromu, cüzzam, lösemi, lenfoma gibi bağışıklık sistemini zayıflatan hastalıkları olanlar, hemofili hastaları gibi sürekli kan verilenler, toplu bulunulan yerlerde yaşayan ve çalışanlar, düşük sosyoekonomik düzeyli toplumlar ve yaşlılar hastalığa yakalanma olasılığı yüksek risk gruplarını oluştururlar.


Kan Testleri;

Hepatit C enfeksiyonu, az miktarda kan ile yapılan antikor testleri ile tespit edilebilir. Pozitif test sonuçları birkaç değişik anlama gelebilir.

1. Kronik Enfeksiyon: Hepatit C virüsüne bağlı, sürmekte olan kalıcı bir enfeksiyon bulunduğunu ve uzun vadede karaciğer hasarı riski olduğunu gösterir.

2. Geçirilmiş Enfeksiyon: Hepatit C virüsü bulaşmış, bağışıklık sistemi tarafından tanınmış ve yok edilmiştir. Karaciğer hasarı belirtisi yoktur. Bu durumda hastalığa karşı bağışıklık kazanılmıştır ve bir daha Hepatit C geçirme riski yoktur.


3. Yalancı pozitiflik: Bazen ilk taramalarda hastalık olmadığı halde testlerden pozitif sonuç alınması, ancak ileri tetkikler ile aslında negatif olduğunun saptanmasıdır. Eğer ilgili kan testleri pozitif sonuç vermişse, konunun uzmanı olan bir doktora başvurmalısınız. Bu durumda sizden şu tetkikleri yaptırmanız istenebilir.
a. Karaciğer Ultrasonu: Bu tetkik Karaciğer ve etrafındaki organları incelemek amacıyla yapılır.

b. Karaciğer Biyopsisi: Hastaneye yatış gerekmeden yapılacak olan bu işlemde karaciğerden inceleme yapmak üzere küçük bir parça alınır. İşlem sırasında anestezi uygulanacağı için herhangi bir acı hissedilmez. Çok önemli olan bu test ile karaciğer hasarı olup olmadığı tespit edilir.

c. Karaciğer Fonksiyon Testleri: Karaciğerin işlevini iyi yapıp yapmadığını belirlemek üzere karaciğerden salınan enzim düzeyleri ölçülür.

d.PCR: Kanda dolaşan Hepatit C virüsünün doğrudan tespit edildiği ileri düzey bir kan testidir. Her Sağlık Merkezi'nde bulunmayabilir.
Bu testler sonucunda doktorunuz sizinle konuyu tüm detayı ile konuşacak ve gerekeni yapacaktır.

Hepatit C Tedavisi
Vücudumuz hepatit B virüsüne karşı savaşta Hepatit C virüsüne olduğundan daha başarılıdır. Bu yüzden, hepatit C virüsüne karşı savaşta daha çok yardıma ihtiyacı vardır.
Yine hepatit B'de olduğu gibi doktorunuz virüsün karaciğerinize verdiği hasarın derecesini önceden bilmek isteyecektir. İnterferon haftada üç gün ancak çoğu zaman daha uzun süreli verilmektedir. Tedavinizin sonuçlanması 1 hafta 2 yıl sürebilir. Tedavi esnasında doktorunuz yine ALT seviyelerinizi, HCV RNA düzeylerinizi ve karaciğerdeki düzelmeyi görmek için rutin testlerinizi isteyecektir. Yapılan çalışmalar hepatit C tedavisinde uzun süreli interferon kullanımının daha yararlı olduğunu göstermektedir. Bu yararların arasında daha uzun süre hastalıksız yaşamanın yanı sıra siroz ve karaciğer kanseri riskindeki azalma sayılabilir. Bu tedavinizi karaciğerinizde düzelme görülünceye dek sürdürmeniz gerektiğini göstermektedir.
Doktorunuz tedavinizin 3. ayında yaptığı kontrollerde interferonun işe yaramadığına karar verirse ilacınızı kesebilir veya tedavi şeklini değiştirebilir.

Tedavi sonunda doktorunuz kanınızdaki virüs düzeylerine yeniden bakar ancak kanınızda virüse hiç rastlanmasa bile %30-50 ihtimalle hastalığınız geri gelecektir. Bu durumda doktorunuz tekrar tedavi almanızı söyleyebilir veya tedavinizde eklemeler ve düzeltmeler yapabilir. Hepatit B'de olduğu gibi kanınızdaki virüs miktarı interferondan sağlayacağınız yararla ilişkilidir.



Hepatit C de diğer tedavi yöntemleri: Hepatit C de İnterferon'a alternatif oluşturacak bir ilaç bulunmamaktadır. Ülkemizde kısa süre önce piyasaya verilmiş olan "Ribavirin" etken maddesini taşıyan ilaç tek başına kullanımda etkili değildir, ancak interferonla birlikte kullanılmakta ve bu durumda tedaviye yanıt olasılığını artırmaktadır.

İnterferon tedavisinde yan etkiler: İnterferon tedavisi alan herkes çeşitli yan etkilere maruz kalır ve özellikle ilk 1 - 2 hafta son derece tatsız birtakım yan etkilere karşılaşabilirsiniz. Burada önemli olan yan etkiler nedeni ile tedaviyi asla kesmemenizdir. Bütün hastalar aynı yan etkilere maruz kalmaz. En sık görülen yan etki halsizlik, ateş, kas ağrısı, genel vücut ağrısı, döküntü veya bulantı ile ortaya çıkan Ôgrip benzeri' yan etkidir. Ayrıca ağızda tatsızlık hissi, saç dökülmesi veya cilt kuruluğu görülebilir.
Tüm bunlarla başa çıkabilmeniz için eğer mümkünse tedavi başlangıcında yan etkilerin yoğun olabildiği ilk iki hafta izin alın. Yan etkilerin ilk 4 ile 6 saat içinde ortaya çıktığı düşünülürse enjeksiyonları yatmadan önce yaptırmanız bu zor süreyi uyuyarak kolayca geçirmenizi sağlayacaktır. Enjeksiyonları haftanın aynı günleri aynı saatlerde almaya dikkat edin. Grip benzeri yan etkilerle başa çıkmanın diğer bir yolu ise enjeksiyondan bir saat önce 3-4 saat sonra bir ağrı kesici kullanmaktır. Burada önemli olan kullanacağınız ağrı kesici için doktorunuza danışmanızdır.
. Bulantılarınızı azaltmak için gün içerisinde az ama sık sık yiyin.
. Depresyona girmeyin. İnterferon tedavisinde depresyon ve seyrek de olsa intihar riski bildirilmiştir.
. Daha önceki psikolojik sorunlarınızı tedavi başlamadan önce doktorunuza danışınız.
. Gün içinde sık sık diş fırçalamak ağızınızdaki kötü tat hissinden kurtulmanıza yardımcı olacaktır.
. Saç dökülmenizi önlemenin bir çaresi yoktur ancak tedavi bitiminde saçlarınız eski haline geri dönecektir.
. Tedavi boyunca çok daha ciddi yan etkilerle karşılaşabilirsiniz. Sağlığınızla ilgili her türlü değişiklikten doktorunuzu haberdar edin. Örneğin çok az yiyor, kilo kaybediyor veya kusuyorsanız mutlaka doktorunuzu arayın. Tedavi esnasında virüsle başa çıkmada bize yardımcı olan kemik iliğinin yeterli çalıştığından emin olunmalıdır. İnterferon bazen kemik iliğinin çalışmasını yavaşlatır bu gibi durumlarda doktorunuz ya aldığınız interferon dozunu azaltacaktır veya tedaviye biraz ara verecektir. Unutulmaması gereken bir konu da tedavi boyunca asla içki içmemenizin gerekliliğidir. İnterferon tedavisi esnasında içki kullanmak karaciğerinizde geri dönüşsüz bir hasara sebep olabilir.

Yaso 09-20-2009 17:55

Mezoterapi Nedir?
Mezoterapi Nedir?

Mezoterapi Nedir?

İlk defa 1952 de Fransız doktor PISTOR tarafından tanımlanmıştır.Mezoterapi; ağrı veya hastalıkları,vücutta bulundukları yere lokal olarak uygulanan mikro enjeksiyonlar yoluyla kontrol altına alan ya da tedavi eden bir tıbbi uygulamadır.

Oral yolla ( ağız yoluyla ) alınan ilaçlar öncelikle mide-barsak sistemine,oradan da emilerek kan dolaşımına geçerler.Kan dolaşımı ile ağrılı ya da hastalıklı vücut bölgesine ya da hedef organa ulaştığında orada etkisini göstermeye başlar. Kas ya da damar içine enjekte edilen ilaçlar da yine aynı yolla etki gösterirler. Mezoterapi ise aynı ilaçların değişik konsantrasyonlarını,bir ya da daha fazla sayıda mikro enjeksiyon yoluyla hastalıklı ya da ağrılı bölge ile direk olarak tanıştırmayı amaçlar.Ayrıca deri altına olan derin uygulamalar gibi ( örneğin kas içi enjeksiyonlar ) ağrılı da değildir.

Uygulama için 4 – 6 mm lik ( 29 - 30 g ) iğneler kullanılır.Bu amaçla doktorun kendi tercihine göre özel mezoterapi uygulama tabancaları da ( Pistor 4 ) mevcuttur.

KELİME ANLAMI ...

Latince “meso=orta” ve “terapi=tedavi” kelimelerinden meydana gelmiş olup “orta deri tedavisi” anlamındadır.Mezoterapi daima mezodermal dokuyu uyarmaya dayalı bir uygulamadır.Ana rahminde embriyonik gelişim temel olarak üç ana dokudan sağlanmaktadır ; ekdodermal,mezodermal ve endodermal dokular.Gelişim sırasında temel olarak ençok kullanılan kök doku ise mezodermal dokudur.İnsan embiryosunun oluşum ve gelişimi sırasında organlarının % 90 ı mezodermal dokudan menşei almaktadır.Bu nedenle mezoterapi bir çok hastalığın tedavisinde başarı ile kullanılabilmektedir.

DİĞER TEDAVİ YÖNTEMLERİNDEN FARKI ...

Ağız yoluyla ya da kas veya damar içine yapılan enjeksiyonlar yoluyla alınan ilaçların aldığınız miktarlarının tümü ilgili hedef organa kadar ulaşamamaktadır. Çünkü ilaçların emilimi sırasında bir kısmı berteraf edilerek alınamamaktadır.Bu nedenle alınan ilaçların hedef dokuya yeterli miktarda ulaşabilmesi için kandaki seviyesinin belli bir düzeye kadar çıkarılması gerekir.Bu da aslında daha az miktarda bir ilaçla halledilebilecek bir hastalıkta çok daha fazla miktarlarda ilaç alınmasını gerektirmektedir. Yani kabaca bir örnek verecek olursak; A ilacından 100 mgr. alınması ile hastalığımız tedavi olabilecekken alınan 100 mgr ilacın ancak 50 mgr ı emilebildiği için gerekli etkiyi oluşturabilmek amacıyla 200 mgr ilaç vermemiz gerekmektedir.Bu da vücuda gereksiz yere fazla miktarda ilaç alınması demektir.Alınan ilaçların fazla kalan miktarları ise böbreklerimiz ya da karaciğerimizde kandan temizlenmek için vücudumuzu boşuboşuna yormaktadır.Ayrıca sistemik yolla alınan ilaçlar ( standar kullanım yolları ) kan yoluyla tüm vücuda yayılabildiği için hastalıkla ilgisi olmayan ancak o ilaçtan etkilenebilen diğer organ ya da dokularımızı da etkileyecektir.

Mezoterapi ise sadece sorunlu bölgeye küçük miktarlarda yapılan mikroenjeksiyonlarla ,hiç bir istenmeyen yan etkiye maruz kalmaksızın problemi çözecektir.Özellikle bu iki konuda diğer ilaç kullanım yöntemlerinden çok daha avantajlıdır.

UYGULAMA AĞRILI MIDIR ..?

Mezoterapi, çok ince ve kısa iğne uçları ( 4 - 6mmlik 29 - 30g iğneler ) kullanılmak suretiyle uygulanan bir tedavi yöntemidir.Boyutları çok küçük de olsa vücuda giren iğneler nedeniyle belli bir ağrı duyulacağı beklenmesine rağmen uygulama çok hızlı olduğundan ağrı duyusu beyin korteksine ulaşmadan işlem bitmiş olur.Bu da acının olsa olsa çok az olarak hissedilmesine neden olmaktadır.( Biz merkezimizde az da olsa bu tip acıların da hissedilmemesi için uygulama yapılacak bölgede işlem öncesinde sprey ile lokal anestezi oluşmasını sağlamaktayız.Bu şekilde hastalarımızın hiç bir acı duymamasına özen göstermekteyiz.)

İLAÇLAR VE SİSTEMİK KAN DOLAŞIMI ...

Vücuda verilen her madde veriliş yolu ne olursa olsun değişik oranlarda kan dolaşımına ulaşır. Burada önemli olan dolaşıma geçen miktardır.İşte bu miktar mezoterapide minimaldir.Konnektif doku içinde arteriel ve venöz mikro sirkülasyon vardır ki buna vasa vasorum denir.İlaçların buradan emilimi çok az olduğu için sistemik dolaşıma ilaç geçişi de yok denecek kadar azdır.


İĞNE UÇLARI VE UYGULAMA DERİNLİĞİ...

Mezoterapide kullanılan iğne uçları 4 – 6 mm lik 29 - 30 gouche iğne uçlarıdır.Biz de kliniğimizde 4 –6 mm lik uçlar kullanmaktayız.Bu uçlar maksimum 4 mm kadar derine gidebilmektedir.Bu derinlik bizim için yeterlidir.

HER SEANSTA KAÇ ENJEKSİYON ..?

Yapılan enjeksiyon sayısı;hastaya,hastalığa ve enjeksiyonun yapılacağı bölgenin anotomisine bağlı olarak değişiklik göstermektedir.Eğer tedavisi gereken saha küçük bir yer ise uygulama sayısı o oranda azalacaktır. Eğer tedavi gerektiren saha geniş ise bu durumda uygulama sayısı da artacaktır.Genellikle bir seansta 200 uygulamaya kadar her vücut kolaylıkla telöre edebilmektedir.Ancak çoğu zaman en fazla enjeksiyonun yapıldığı sellülit tedavilerinde bile bu kadar enjeksiyona gerek duyulmamaktadır.Diğer tedavi programlarıda seans başına enjeksiyon sayısı 10 – 15 dir.

ENJEKSİYON SAYISI RİSK YARATIR MI ..?

Disposible ( her hasta için tek kullanımlık ) materyaller kullanıldığı ve genel hijyen ve steriliteye dikkat edildiği taktirde hiç bir risk ve tehlike yoktur.( Buna rağmen biz kliniğimizde fazla sayıda enjeksiyon gerektiren uygulamalarda belli sayıdan sonra iğne uçlarını da değiştirmekteyiz.)

KULLANILAN TEMEL İLAÇLAR ...

Mezoterapi uygulamalarında hastalığa göre ilaç seçimi yapılmaktadır.Ancak hemen hemen her karışımın içine girer diyebileceğimiz iki ilaç çok küçük dilüsyonlardaki prokain ve lidokain’dir.Bunların dışında hastalığa göre ilaçlar kullanılmaktadır.Örneğin ; artirit tedavisi için B1 ve B12 vitaminleri,vasküler hastalıklar için vazodilatörler ve bazı durumlarda aşı ve antibiyotikler de uygun miktarlarda karışım içinde kullanılmaktadır.İlaç uyumsuzluğu göstermeyen her gerekli ilaç karışım içinde kullanılabilmektedir,ancak standart kullanımda her karışım içinde uygun miktarda lidokain ya da prokain kullanılmalıdır.Bu örneklerde de görüleceği gibi her karışım içinde ortak bulunması gerekeren ilaçlar yanında her hastalığa göre değişiklik gösteren spesifik ilaçlar da tedavilerde kullanılmaktadır.

NELERİN TEDAVİSİNDE KULLANILIR ..?

Mezoterapi sıklıkla artirit gibi tüm eklem hastalıklarında,boyun ve bel fıtığı ağrıları,syatalji ve brakialji,migren ve adet ağrıları, spor travmaları,varis,lenfödem ve flebit gibi bazı damar hastalıkları,ayrıca estetik amaçlı olarak sellülit başta olmak üzere,vasküler lekeler,çeşitli cilt problemleri,cilt yaşlanmasını ve saç dökülmesini engellemek amacıyla yaygın olarak başarılı bir şekilde kullanılmaktadır.

TEDAVİLER KAÇ SEANS SÜRER..?

Tabiki her hastalık için standart bir seans sayısı belirlemek mümkün değildir.Bu öncelikle hastalığa,hastalığın derecesine,hastanın ilaçlara karşı verdiği cevaba ve uygulanacak bölgenin anotomisine göre değişiklik gösterecektir.

Örneğin migren gibi bazı hastalıklarda ayda bir kez ,8-9 ay süren tedavi periyodu uygulanırken,sellülit için haftada bir ya da iki kez olmak üzere istenen sonucun elde edilmesine kadar devam etmektedir ki bu da genellikle 20 seans kadar sürmektedir.

BAŞARI ŞANSI NEDİR..?

Bu da hastalığa ve derecesine göre değişiklik göstermekle birlikte,kullanım sahası içindeki çoğu hastalıkta ortalama % 70 gibi bir başarı şansı vardır.Burada doktorun hastasını iyi değerlendirip,uygun vakayı seçmiş olmasının da önemi büyüktür.

MEZOTERAPİYİ KİMLER UYGULAMALIDIR..?

Mezoterapi bu konuda eğitimini almış her doktor tarafından uygulanabilir.Tıp doktoru dışındaki şahısların uygulaması kesinlikle sakıncalı ve tehlikelidir.Bu konudaki yanlış anlatımlara kesinlikle inanılmamasını özellikle salıklarız.

Yaso 09-20-2009 17:55

İş verimi ve okul başarısında düşme

İnternet tutkusu nedeniyle mektuplar açılmaz., gazeteler okunmaz, dergiler birikir, günlük küçük düzenlemeler yapılmaz, ev işleri ihmal edilir. Öğrenci izin verilirse vaktini ders çalışma yerine bilgisayar başında geçirir. Uykusuzluk, yorgunluk bunlara eklenir. İş ve okul başarısı düşer.


Baş ağrıları, çok çeşitli nedenlere bağlı olarak ortaya çıkan önemli bir rahatsızlık grubudur. Baş ağrısı kendi başına bir hastalık olabildiği gibi (migren), başka hastalıkların öncü belirtisi de olabilir (kanama veya tümör ağrıları gibi). Bu nedenle, baş ağrılarında doğru ve etkili ayırıcı tanı çok önemlidir.

Herkesin başı ağrıyabilir, ama ısrarlı ve başka belirtilerinde eşlik ettiği (bulantı, kusma, dengesizlik, çift görme, kol ve bacaklardaki uyuşma) baş ağrılarının mutlaka uzman bir hekim ve uygun tetkikler eşliğinde incelenmesi gerekir.

Baş ağrılarının türleri vardır. Bunların arasında pratikte en sık biçimde karşımıza çıkan “damarsal baş ağrısı” olarak da bilinen “migren türü baş ağrıları” ve “gerilim tipi baş ağrısı”dır. Bunlar dışında “kafa içinde yer alan tümör, kist, damarsal anormalliklere bağlı baş ağrıları” da vardır. Bu nedenle, hastanın dikkatli bir muayeneden geçirilmesinden sonra öncelikle yer kaplayıcı bir neden ihtimaline karşı görüntüleme yöntemleri (BT ya da MR) uygulanmalı, ardından özellikle gerilim faktörünün katkısı açısından, merkezimizde de bulunan Beyin Haritalaması yöntemine başvurulmalıdır.

Merkezimize başvuran hastalar arasında bir çok baş ağrısı hastası da bulunmakta ve yukarıda ifade edilen yaklaşımlar çerçevesinde baş ağrısı birimimizde tanı ve tedavi çalışmaları yapılmaktadır.

Bazı baş ağrısı türlerinde Manyetik Uyarım (TMU) tedavisinin başarı ile kullanıldığını söyleyebiliriz.

Yaso 09-20-2009 17:55

Sporun Zararları
Sıklıkla, sporun sağlığı bozan bir çok faktörün kaynağı olduğu unutulur. Sporun yararlarını bir tarafa koyarak, “hasta olmak istiyorsanız spor yapın” da diyebiliriz.

Yılda milyona yakın ölümün spordan kaynaklandığı tahmin edilir. Ölümler yalnızca, otomobil yarışçıları ya da alpinistler gibi üst düzey sporcuların şaşırtıcı kazalarından kaynaklanmaz. Ölümlerin çoğu yetersiz hazırlanma yanlışlıklarından da kaynaklanır; güneş altında tenis oynamak, çok yoğun bir koşu sonrası ya da yüzerek gereğinden fazla kuvvetine güvenerek plajdan çok uzaklara açılma sonrası kramp girmesi nedeniyle boğulmaların görülmesi

Spora başlarken mutlaka çok dikkatli olunmalı ve hekimin öğütleri göz önüne alınmalıdır. Kırk yaşından sonra, sağlıklı olsanız bile, özellikle kardiyak yıkımlardan sakınmak için düzenli olarak hekim kontrolünden geçmek gerekir. Spora bağlı kazalar ve sonuçlarını 4 guruba ayırabiliriz; kalp-damar bozuklukları, travmatik sorunlar, hareket sisteminde aşırı işlevsel sorunlar ve dopinge bağlı sorunlar.

1. Hareket sistemi üzerine: hareket sisteminde görülen rahatsızlıklar çok fazladır fakat ağır bir sorun değildirler. Önem derecesine göre sıralayacak olursak;

Kas tutuklukları; bu sonunlar, aşırı bir çalışma sonrası kaslarda biriken aşırı toksinlerin, özellikle laktik asitin birikmesinden kaynaklanır. Bu olay çalışmadan 24 saat sonra başlar ve 2-3 gün kadar sürebilir. Bu durum da çok su içmeli ve kaslara yumuşatıcı pomadlar sürülmelidir. Sauna ya da sıcak bir banyo iyi bir etki sağlayabilir.

Kasılma; istemsiz kas kasılmalarıdır, refleks bir reaksiyondan, aşırı uzamadan ya da eklem travmasından kaynaklanırlar. Olayın durumuna göre kas üzerine buz ya da tersine, sıcak banyo ve masaj uygulanır.

Uzama; kas liflerinin gerilmesine neden olan, kasın elastikiyet sınırının aşılmasıdır. Bu durumda zorunlu olarak tüm masajlardan kaçınmak ve liflerin toparlanması için 10 gün beklemek gerekir.

Lif kopması; belirli sayıda kas liflerinin yırtılmasından kaynaklanır ve beraberinde kas düzeyinde bir iç kanama görülür. Masaj sakıncalıdır, iyileşme en az bir ay sürer.

Kas Yırtılması; kasın yırtılması çok ağır bir tablo oluşturur. Cerrahi bir girişim gerektirir.

Tendinit; sporcularda sıklıkla görülür. Genellikle aşil tendonunda, pubisde, diz kapağında, uyluk addüktörlerinde ve dirsekte odaklanırlar (tenisçi dirseği). Tendinitler bazen tüm sportif aktivitelerin bir süre kesilmesini zorunlu kılar.

2. Kalp-damar sistemi üzerine; kalbin, saygı gösterilmesi gereken sınırlarının bilinmesi gerekir. Bu tür riskler özellikle; uzun süreden beri spor yapmayan, hiçbir ön hazırlığı olmayan, akşam karar verip sabah başlayan, kırk yaş üzeri yetişkinlerde ortaya çıkmaktadır.

Çok anlamlı bir örnek squaç’ tır ve görünmediği kadar çok şiddetli bir spordur. Tenis ve koşu da, özellikle güneş altında uygulandıkları zaman bazen tehlikeli sporlar olarak ortaya çıkarlar.

Sigara içmek ya da önemli bir fizik aktiviteden sonra saunaya girmek gibi yanlışlardan da kaçınmak gerekir.

3.Doping;

Yıllardan beri doping sorunu kaygı verici boyutlara ulaşmıştır, 1988’ de Seul Olimpiyatlarında Ben Johnson’ un altın madalyasının geri aalındığı hatıralardadır. Doping olarak kullanılan ürünlerin listesi hayli kabarıktır, özellikle yapay olarak performansta iyileşme sağlayan anabolizanlar ön sırayı almaktadır. Bunlar çoğunlukla vitaminler gibi psikolojik etkiye sahiptirler. Üstelik, düşüncesizce bu riski göze alan sporcuların yaşam ve sağlıkları için gerçek bir tehlike oluştururlar.

Anabolizanlar; bunlar hormonlardır, erkek testosteronu olarak takdim edilirler. Yoğun bir antrenmanı uygulamak koşuluyla önemli ölçüde kas kitlesini artırırlar. Kaslarda kitle artışı görülse bile tendonların üzerine hiçbir etkileri yoktur, kasın kasılma kuvveti tarafından kopmalar olabilir.

Anabolizanlar bazen tehlikeli tendon kopuklarına yol açmaktadırlar. Bunun yanında, kadınlarda geri dönüşümü olmayan erkekleşme, seksüel yaşam bozuklukları, bazen kanser (özellikle prostat kanseri) gibi çok ağır tabloların kökenini oluştururlar.

Amfetaminler; en çok bilinen ürünlerdir, uyarıcı ilaçlardır. Açlık duygusunu, özellikle yorgunluk hissini yatıştırırlar. Yarışma esnasında öfori sağlarlar ve sporcu kendisini yenilmez hisseder. Fakat, uzun sürede önemli psikolojik bozukluklara yol açarlar, özellikle kişi sürekli olarak hallisünasyonlar ile karşı karşıya kalır.

Kortikoidler; strese karşı mücadeleye ve çabuk toparlanmaya olanak sağlarlar. Fakat, hormonal sistemi tamamen bozarlar, kas ve tendon düzeyinde ağır yaralanmalara yol açarlar, bazen diyabete neden olurlar ya da kullanımlarından uzun yılar sonra osteoporoza yol açarlar.

Kardiyak uyarıcılar; uzun zamandır, yarışma öncesi eritrosit enjeksiyonu, özellikle dayanıklılık sporlarında destekleyici rol oynadığı sanıldı. Oysa, bu doping tamamen etkisizdir ve günümüzde terk edilmiştir. Kardiyak tonik olarak bilinen ünlü efedrin bir çok öksürük şurubu ve burun damlası gibi ilaçlarda bulunur. Kafeinin aşırı tüketimi yasaktır, fakat yinede kontrole yakalanmamak için 6-8 fincan içilebilir.

Medikal kontrol; sportif bir aktiviteye başlamadan önce medikal bir kontrolün yapılması kaçınılmazdır. Bu kontrol özel bir merkezde yapılmalıdır. Bu kontrolün amacı, genel olarak bir sporu yapmaya ya da belli bir spor için olası yasaklı durumların varlığını saptamayı amaçlar. Bu durum EKG, kardiyak enzimler, röntgen ve hastanın muayenesi ile araştırılır.

Kesin yasaklı durumlar;

-yeni geçirilmiş miyokard infarktüsü

-tipik göğüs ağrısı

-konjenital kardiyopati (doğuştan kalp hastalığı)

-kardiyomiyopati (kalp kasının kasılma özelliğinin azalması)

-akut perikardit (kalp zarının iltihabi hastalığı), miyokardit (kalp kasının iltihabi hastalığı),

-kalp ritim ve iletim bozuklukları

Göreceli yasaklı durumlar;

-miyokard infarktüsü; yeterli bir aradan sonra (en az 6 ay) ılımlı egzersizi engellemez, fakat yarışma yasaktır,

-kalp ritim bozuklukları (hastanın takibi gerekir),

-göğüs ağrısı (EKG ve kardiyak enzimler normal, atipik göğüs ağrısı olursa spor yapılabilir),

-orta derece arteriyel hipertansiyon (yüksek hipertansiyon yasak) ,

-tansiyonu düşük olanlar ya da efor testinde tansiyonu yükselmeyenler

Bu incelemelerden sonra, hekim size yapabileceğiniz sporu önerecektir. Mesela, kulak ağrınız var ise suya dalmanız yasaklayacaktır.

Yaso 09-20-2009 17:56

Karın Ağrısı bir hastalık mıdır?
Hayır, karın ağrısı başlı başına bir hastalık değil, herhangi bir hastalığın belirtisidir.
Karnı ağrıyan bir kişinin mutlaka bir hastalığımı vardır?
Aksi ispat edilene kadar evet, ama bazen fazla yemek, abur cubur gıdaları fazla kaçırma, okulla ilgili olarak sınav korkusu gibi nedenlerle de karın ağrısı olabilir.

Neler karın ağrısına neden olur?
  • İshal
  • Kabızlık
  • Parazitler
  • Apandisit
  • Fıtık
  • Bağırsak düğümlenmesi
  • Böbrek hastalıkları
  • Bazı ateşli hastalıklar
  • Karında kitle
  • Bademcik iltihabı
  • Psikolojik
Peki bunlarda karın ağrısı ile birlikte başka belirtilerde var mıdır?
Evet, karın ağrısına sıkça kusma ve ateş eşlik edebilir. Örneğin, ishal, apandisit, idrar yolları enfeksiyonları, bağırsak düğümlenmelerinde sıklıkla kusma görülebilir.
Bademcik iltihabı, yine bazı ishal ve idrar yolları enfeksiyonlarına da sıklıkla ateş eşlik eder.

Yaso 09-20-2009 17:56

Yaşlanma Nedir ve Önlenebilir mi?
Yaşlanma Nedir ?

İnsanlar son 20-30 yıldan beri nasıl ve neden yaşlandıklarını artık daha iyi anlıyorlar.Hormonların yapısı ve vücuttaki etkileri açıklığa kavuştuktan sonra yaşlanmanın gerşek donelerine de ulaşılmış oldu.Yaşlanmanın gerçekleşmesinde bir çok dış etken rol oynamaktaysa da asıl mekanizma vücudun kendisindeki eksilmelerden kaynaklanmaktadır.

Yaklaşık her üç yılda bir vücudumuzda bulunan hücrelerin % 85 – 90 ı yeniden yapılanıyor.İnsan vücudu, sürekli ölen ve yerine devamlı surette yenisi yapılan trilyonlarca hücreden ibarettir.Bunlardan yanlızca beyin ve sinir hücrelerinin yenilenmesi mümkün değil denecek kadar azdır.Bu hücrelerden sadece çok sınırlı bir kısmı mevcut olan hafızayı korumak ve yeni yaşananları kaydetmek için zaman içinde yenilenmektedirler.

İnsanoğlu,vücudun temel sayılabilecek,en önemli hormonlarını 30 lu yaşlara geldiğinde kaybetmeye başlar.Büyüme hormonu ( BH - growth hormon ),gelişme çağı boyunca en fazla üretilen hormonlardan biridir ve doku tamiri,hücre yenilenmesi,organların çalışması,kemiklerin dayanıklılığı,beyin fonksiyonlarının sağlanması,enzim üretimi, saç mevcudiyeti ve deri-tırnak gelişimi için gereklidir.Bundan başka, vücudumuzdaki tüm steroid hormonların ana kaynağı sayılan De-Hidro-Epi-Androstenon ( DHEA ) da vücudumuzun bir çok fonksiyonlarını yerine getirebilmesi için mutlak gerekli hormonlardan biridir. Vücudumuz için büyük öneme haiz olan bu her iki hormonun üretimi de ilerleyen yaş ile 30 lu yaşlara gelindiğinde durur.Üretim durunca buna bağlı fonksiyonlarda da aksamalar ve hatta kaybolmalar ortaya çıkar.Örneğin büyüme hormonunun yokluğuna bağlı olarak hücre yenilenmesi de durur ki bu durum yaşlanmanın en önemli basamağını teşkil eder.

Oksidasyon ; bir anlamda vücudun paslanmasıdır diye tanımlanabilir.Oksidasyonun en önemli nedeni vücudumuzdaki serbest radikallerdir.Serbest radikaller ; aldığımız besinlerin,oksijenin de kullanılması ile enerjiye dönüşümleri esnasında oluşturdukları reaktif moleküllerdir.Bunlar hücrelere ve hücrenin ana yapısını teşkil eden DNA ya zarar verir.Bu konuda yapılan bir çok çalışma göstermiştir ki ; serbest radikallerin varlığı,yaşlanmaya ve yaşlanmayla ilgili kanser ve kalp hastalıkları gibi bir kısım hastalıklara daha fazla yakalanmaya neden olmaktadır.

Tüm bunların dışında çevresel faktörler de yaşlanmanın ikinci ayağını teşkil ederler.Yavaş yavaş fonksiyonlarını yitiren,cildimiz gibi özellikle dış dünyaya açık olan dokularımıza bir darbe de çevresel faktörler tarafından vurulur.Yıllarca yerçekiminin kesintisiz etkisine maruz kalan cilt ve cilt altı dokusu, kaybolan kollajen ve elastin lifleri nedeniyle sarkmaya başlar.Güneşin UV ışınları,atmosferin değişen kötü şartları,sağlıksız ve doğal olmayan beslenme şekli,gideren daha sedanter hale gelen yaşam şartları ve fiziksel aktivitenin de azalması ile yaşlanma tam olarak oturmaya başlar.


Yaşlanma Önlenebilir mi?

İnsanoğlu, yüzyıllardır yaşlanma ve ölümün sırrını çözmeye çalışmış, genç ve sınırsız yaşamın formülü için çabalayıp durmuştur. Bu, belki de dünyanın sonuç vermeyen en uzun süreli çalışmasıdır.Çünkü hala beklenilen sorunun cevabı tam olarak verilememektedir. Yaşlanma durdurulabilir mi..?

Yaşlanmanın önlenmesi bugün için henüz mümkün olmasa da yaşlanmayı optimal şartlarda geciktirmek ve daha kaliteli bir yaşamı temin etmek mümkün olabilmektedir.Bunlar bilimsel olarak kanıtlanmış dayanaklar üzerine kurulan ve hemen tüm dünyada yaygın olarak kullanılmaya başlanan kompleks programlarla sağlanabilmiştir.

Son 30 yıl içinde yapılan çalışmalar ile yaşlanma konusundaki bilgilerimiz oldukça artmıştır.Yaşlanmanın, çevresel faktörlerin de etkisiyle birlikte esas olarak yapısal bazı maddelerin giderek azalmasından ve sonunda yok olmasından kaynaklandığı ortaya çıktığından bu yana,eksilen bu maddelerin dışardan,tekrar yerine konulması suretiyle yaşlanmayı geciktirebilmek mümkün hale gelmiştir.Ancak sadece bu yeterli olmamakta,aynı zamanda çevresel faktörlerin etkinliğini de azaltmak gerekmektedir.

30 lu yaşlara kadar büyümemizi,gelişmemizi ve hücrelerin yenilenmesini sağlayan büyüme hormonu, bu yaşlardan sonra artık üretilmemektedir.Ayrıca steroid hormonların en önemli ana maddesi olan DHEA hormonu da ilerleyen yaşla azalmakta ve kadınlarda menopoz,erkeklerde ise andropoz ile birlikte yok denecek seviyelere düşmektedir.Her iki hormonun da yaşlanma ile direk ilintili olması,yaşlanmaya karşı tedavi seçenekleri içinde;bunların dışardan telafi edilmesi durumu da söz konusu hale gelmiştir.Bunun yanında,vücudumuza alınan besin maddelerinin enerjiye çevirimi işlemleri esnasında ortaya çıkan serbest radikaller,oksidasyona neden olarak bir anlamda vücudun oksitlenmesini ( paslanma ) sağlamaktadır. Bunlara karşı da antioksidan özellikli maddelerin kullanımı gündeme gelmiştir.

Replasman tedavisi dediğimiz bu tedavilerin yanında cildin zararlı dış etkenlerden korunmasını sağlamak,güvenilir ürünlerle ilgili uzmanların denetiminde rutin cilt bakımları yaptırmak,dengeli ve sağlıklı besinlerle doğru bir şekilde beslenmek,düzenli egzersiz yapmak ve bunlara rağmen oluşan yaşlanma arazlarını uygun metodlarla yok ettirmek de yaşlanmaya karşı verilen mücadelenin diğer ayaklarını teşkil etmektedir.

30 lu yaşlardan sonra bu faktörlerin göz önünde tutulduğu bir yaşam şeklini seçtiğiniz taktirde ilerleyen yaşınıza rağmen 20 - 30 yıl daha genç görünmeniz mümkün olabilmektedir.

Yaso 09-20-2009 17:56

Diş Çürümesine son mu
Bilim dünyasında, diş çürümelerini önceden engellemek için yapılan ilginç çalışmalar var. Bu çalışmalardan biri, diş çürümelerine sebep olan S. mutans bakterilerini diş çürütemez hale getirme amacını taşıyor.



NORMAL bir insanın ağzında yaklaşık altıyüz farklı tür bakteri yaşıyor. Bizler ile bu bakteriler arasında karşılıklı bir yardımlaşma var. Ağız florası dediğimiz bu mikroorganizmalar bizde bol besin, ağız içi salgıları ve sabit sıcaklık gibi yaşamaları için gayet uygun şartlar buluyorlar. Buna karşılık koloniler oluşturarak dışarıdan gelen, yabancı ve zararlı olabilecek mikroorganizmaların çoğalmasına ve koloni kurmalarına engel oluyor ve yabancı mikropları öldürebilen kimyasallar salgılayarak vücudumuzun savunma sistemine yardım ediyorlar.

Fakat, ağız florasında bulunan bakterilerden biri olan Streptococus mutans eğer biz gerekli diş bakımını yapmıyorsak diş çürümelerine yol açıyor. S. mutans şekerli yiyecekler yendiğinde; özellikle sukroz, yani rafine şeker yendiğinde, bu şekerleri kendi hücre içinde veya hücre dışında ‘gluken’ adı verilen polimer şekerlere dönüştürerek daha sonra kullanmak üzere depoluyor. (Zaten, diş çürüğü probleminin rafine şekerlerin kullanılmaya başlanması ile artış gösterdiğini sırası gelmişken belirtelim.)

Hücre dışında depolanan ‘gluken,’ yapışkan bir madde. Diş üzerinde biriken bakteri ve etrafındaki glukenler diş plağı veya diğer adı ile biyofilm meydana getiriyorlar. Eğer yemeklerden sonra diş fırçalanıp bu plak tabakası ortadan kaldırılmaz ise, problemler başlıyor. S. mutans oksijenli ortamda bir dizi kimyasal işlem sonucu şekeri karbondioksit ve suya parçalayarak enerji üretiyor ve bu durumda bize bir zararları olmuyor. Ancak dişlerin fırçalanmaması sonucu diş üzerinde oluşan tabakanın altında kalan bakteriler hava alamıyorlar. Bakteriler bu durumda oksijen gerektirmeyen başka bir kimyasal yol izleyerek şekeri laktik asite dönüştürüyor ve böylece yaşamaları için gereken enerjiyi üretiyorlar. Kendilerine verilmiş olan bu özellik sayesinde ortamda hava olsa da olmasa da hayatlarını devam ettirebiliyorlar. Ancak diş plaklarında üretilen bu asit zamanla diş minesini zedelemeye başlıyor.

Aslında ağız içi salgıları, üretilen asiti nötrleştirecek şekilde yaratılmış. Ama diş fırçalamama sonucu oluşan plak ağız içi salgısının ulaşmasını engelliyor. Diş minesi zayıflamaya başlayınca lactobacilli, actinomyces gibi diğer bakteri türleri de dişin zedelenen kısmına ulaşarak diş çürüklerinin gelişmesine yardım ediyorlar.
Diş çürüklerinin tedavisi çoğu zaman çürük dişin doldurulması, kanal tedavileri veya son çare olarak dişin çekilmesi ile yapılıyor.

Ama diş çürüklerinin tedavisinin yanısıra diş çürümelerini önceden engellemek için de çalışmalar var. Bu çalışmalardan bir tanesi, diş çürümelerine sebep olan S. mutans bakterilerine yönelik ve onları diş çürütemez hâle getirmek amacını taşıyor. Diğer metod ise S. mutans bakterilerine karşı aşı geliştirilerek bedenin savunma sisteminin güçlendirilmesini hedef alıyor.



YER DEĞİŞTİRME METODU: Bu çalışma ağız içinde yaşayan S. mutans bakterilerinin genetik olarak değiştirilmiş ve diş çürümesine sebep olmayan kardeşleriyle yer değiştirmesini hedefliyor. Florida Üniversitesi’nde bu konuda araştırma yapan Jeffrey Hillman S. mutans bakterilerinin değişik türlerini incelerken, bir türün bir çeşit toksin üreterek kendisi dışındaki mutans türlerinin yaşamasını engellediğini tesbit etmiş. Bu özellik yeni bakterilerin eskileri ile yer değiştirmesini kolaylaştırabilir, ancak bu bakteriler de laktik asit ürettiğinden diş çürümesini engelleyemiyorlar. Fakat rekombinant DNA teknikleri kullanılarak bu yeni bakterinin genetik kodunda bulunan ve laktik asit sentezlenmesini sağlayan enzimin/proteinin kodu silinirse, artık bu bakteri diş çürümesine sebep olan asiti üretemeyecektir.

Uzun süren araştırmalar sonucunda 1990’lı yılların ortalarında Hillman ve arkadaşları genetik olarak değiştirilmiş, hem laktik asit üretmeyen, hem de ürettiği toksin ile diğer mutans türlerinin ölmesine yol açan BCS3-L1 ismini verdikleri bakteriyi geliştirmeyi başardılar. Dişleri yeni bakteriyi içeren solüsyonla fırçalayarak veya ağız spreyi şeklinde alarak uygulanan bu yöntemle teorik olarak ağızda bulunan ve laktik asit üreten S. mutans bakterileri, yeni tür bakterinin zehirlemesi sonucu ölecek ve böylece sadece laktik asit üretmeyen türün yaşaması mümkün olacaktır. Hayvanlardan elde edilen test sonuçları bu uygulamanın diş çürümelerini önemli derecede azalttığını göstermektedir. Ancak sırada insanlarda yapılması gereken klinik testler var ve bu testlerin yapılması için izin alınması gerekiyor.



AŞIMETODU: Diğer bazı araştırmacılar ise diş çürüklerine yol açan bakterilere karşı ‘aşı’ geliştirmek için çalışıyorlar. Bebeklerde daha S. mutans bakterileri kolonileşmeye başlamadan önce kullanılacak burun spreyi şeklindeki aşı, vücüdun savunma sistemini güçlendirecek ve bu bakterilerin çoğalarak koloni oluşturmasını engellemek suretiyle ömür boyu koruma sağlayabilecektir. Bu aşı metodu da, diğer metod gibi, henüz klinik testler aşamasında.
Bakteri yer değiştirme metodunun veya aşı tekniğinin başarılı olup insanların kullanımına sunulması artık diş fırçalamak zorunda kalmayacağız mânâsına gelmiyor. Yine ağız ve özellikle de diş eti sağlığımız için dişlerimizi fırçalamaya devam edeceğiz.

Fakat eskisi kadar diş ağrılarından şikayet edip, dişlerimizi doldurtmak veya çektirmek zorunda kalmayacağız. Ancak şu da var ki bu ürünlerin piyasaya çıkması zaman alabilir. Eğer daha önceki senelerde yapılan tahminler doğru çıksaydı şimdi bu ürünleri kullanıyor olacaktık.

Bazen çözümler teorik olarak kolay görünse de, pratiğe döküldüğünde bir sürü detay problemlerle karşılaşılabiliyor. Yeni bir tedavi yöntemi bulmak ve insanların yararına sunulmak istendiğinde, sabırlı olup tek tek problemleri çözmek gerekiyor.

Yaso 09-20-2009 17:57

Burkulmalarda İlkyardım
  • Burkulan bölge sabit tutulur ve kalp seviyesine getirilir.
  • Buz tatbiki uygulanır.
Kırıklarda İlkyardım

Genel Prensipler
  • Eklem veya kırık bölgenin hareketini engellemek için kırılan bölge sabitlenmeli.
  • Kırık bölgeye soğuk uygulama yapılmalı (buz uygulaması).
  • Kol ve bacaklardaki kırıklar sabitlendikten sonra kalp seviyesinden yükseğe kaldırılmalı.
Bacak
  • Diz ve ayak bileği eklemini içine alacak şekilde ve eşit uzunlukta iki atel seçilmeli (uzun bir tahta kullanılabilir)
  • Atel bacağın iki tarafına uygun şekilde yerleştirilmeli ve geniş sargı ile bağlanmalı.
Uyluk
  • Kalça ve diz eklemini içine alacak şekilde, biri koltuk altına uzanacak uzunlukta iki atel seçilmeli
  • Atel bacağın iki tarafına uygun şekilde yerleştirilmeli
  • İki atel gövde düzeyinde ve bacak hizasında iki veya üç geniş sargı kullanarak, diz seviyesinde geniş bir sargı, ayak bileğinde 8 şekli oluşturan bir sargı ile bağlanmalı.
Omurga Tesbiti
  • Esnemeyecek kalınlıkta 1.8-2 m. uzunlukta ve en az 70 cm genişliğinde sert materyal seçilmeli (tahta, kapı veya merdiven)
  • Tahta, katlanmış bir battaniye ile kaplanmalı
  • Boyun, bel ve dizlerin arkası yumuşak materyalle desteklenmeli
  • Başı desteklemek için, baş altına bir kumaş halkası yerleştirilmeli
  • Baş bir bandajla tahtaya bağlanmalı
  • Vücut, yanlarda rulo haline getirilmiş battaniyelerle desteklenmeli
  • Ayak bileği, bacak, uyluk ve kalça sargılarla tahtaya bağlanmalı
  • Göğüs çapraz sargılarla tahtaya bağlanmalı.

Yaso 09-20-2009 17:57

Geçmişi değiştiremeyebiliriz ama gelecek için şansımızı deneyebiliriz.

Eğer istemediğiniz halde yemek yiyorsanız, bir dakika sonra kendinizi kontrol altına alabilirsiniz. İradeyi kullanmak, dakikalarla başlar, saatlik, günlük, haftalık, aylık... sürelerle devam eder.

Yeryüzündeki hiçbir yiyecek, sizin kendinizi zayıf hissetmenizden daha lezzetli olamaz.

Artık biliyorum ki, doğru seçimler yaparsam, zayıflayabilirim. Her an şu soruyu soruyorum: "Buna ihtiyacım var mı, gerçekten onu yemeyi istiyor muyum?

Eğer yemek yemek istemiyorsanız, yemek yiyebileceğiniz bir yere gitmeyin.

Sosyal zorunluluk olarak, bir partiye gidiyorsunuz, ne yiyeceğinizi de planlayın

Eğer bir açık büfe ile yüz yüze iseniz, hemen salata bölümüne gidin ve tabağınızı salatayla doldurun. İkinci kez gittiğinizde kendinizi tok hissedeceksiniz ve daha fazla kontrol edebileceksiniz.

Her zaman ölçülü olun. Porsiyonlarınız küçük olsun.

Bol sebze, Az yağ, Bardak bardak su... .

Yemeğe başlamadan önce bir bardak su için ve bu sırada düşünün, "Şu anda yemek yiyorum ama hedeflediğim kilodan uzaklaşıyorum." Kendi kendinizle yapacağınız tartışmalar işe yarayacak.

Bilinçli bir şekilde yemek yiyin. Yavaş olun. Ağzınıza götürdüğünüz her lokmaya dikkat edin.

Her yemekten sonra dişleriniz fırçalayın. Ağzınızdaki temizlik duygusu sizin bir kaç saat acıkmanızı engelliyor.

Yaso 09-20-2009 17:57

AIDS
http://www.ailem.com/images2/1q.jpg HIV enfeksiyonu, HIV adı verilen bir virüsün yol açtığı ve özellikle cinsel yolla bulaşan bir hastalıktır. AİDS de, yaklaşık 5 - 10 yıl devam eden HIV enfeksiyonunun son evrelerine verilen isimdir. AİDS; Edinilmiş Bağışıklık Yetersizliği Sendromu (Acquired Immune Deficiency Syndrome)’nun, HIV; ise İnsan Bağışıklık Yetersizliği Virüsü (Human Immunodeficiency Virus)’nün başharflerinden oluşur. Virüs, bağışıklık sistemimizin organizatörü olarak görev gören CD4 adındaki T lenfositlerini infekte edip, yıllar içerisinde sayılarını azaltarak bağışıklık sisteminin işlev görmesini engelleyerek etkisini gösterir. CD4 sayısı 200’ün altına düştüğü zaman HIV enfeksiyonu AİDS adını alır. Bütün bunların sonucu; ortaya fırsatçı enfeksiyonların çıkması ve malin hastalıklara bağlı ölümün gerçekleşmesidir.
Eldeki mevcut tedavi yöntemleriyle AİDS’in tam olarak tedavi edilmesi bugün için mümkün değildir. Virüse etkili ve fırsatçı enfeksiyonlara karşı koruyucu tedavilerin uygulanması, hastaların yaşam sürelerini önemli ölçüde uzatır.

Yaklaşık 40 milyon kişinin HIV ile infekte olduğu ve her gün yaklaşık 16.000 kişiye virüs bulaştığı tahmin edilir.
2000 yılı sonunda resmi kayıtlara geçmiş HIV’le infekte kişi sayısı yaklaşık 1000’dir. Fakat HIV’le infekte kişi sayısının 20.000 - 30.000 arasında olduğu tahmin ediliyor.

AIDS Kronolojisi
Haziran 1981: Amerikan Halk Sağlığı Merkezi, çok ender rastlanan bir pnömoni ile ilgili ilk resmi raporu verdi.

Temmuz 1982: Özellikle homoseksüeller, uyuşturucu kullanıcıları ve hemofili hastaları arasında daha fazla yaygın olan ve bağışıklık sistemine nedeni belli olmayan bir hastalık olarak yerleşen duruma, Amerikan Sağlık Örgütleri AIDS adını verdi.

Ocak 1983: Heteroseksüellerin de AIDS riski taşıdıkları, partnerleri AIDS olan iki kadının da hastalanmasıyla ortaya çıktı.

Mart 1983: Gayler, uyuşturucu bağımlılırı ve diğer AIDS risk grubundan kabul edilenlerin kan vermeleri yasaklandı.

Mayıs 1983: Paris Pastör Enstitüsü'nden Luc Montagnier ve takımı ilk kez AIDS'e bir virüsün neden olabildiğini buldular.

Nisan 1984: Maryland Ulusal Kanser Enstitüsü'nden Dr. Robert Gallo, AIDS virüsünü izole ettiklerini bildirdi.

Mart 1985: Kanda virüs bulunup bulunmadığını anlayan ilk test oluşturuldu.

Nisan 1985: İlk Uluslararası AIDS Kongresi Atlanta'da gerçekleştirildi.

Haziran 1985: Gazeteler, ünlü aktör Rock Hudson'ın AIDS olduğunu yayınladılar.

Mart 1987: İlk AIDS ilacı AZT yapıldı.
Haziran 1987: Amerika HIV pozitif olanların sınırdışı edilmesine ve HIV pozitiflerin ülkeye girmelerini yasakladı.

Ekim 1987: Amerikalı araştırmacılar ilk AIDS aşısıyla ilgili çalışmalara başladı.

Ekim 1987: And the Band Played On isimli ilk AIDS filmi gösterime girdi. Pek çok ünlü sanatçının para almadan oynadıkları bu film, AIDS gerçeğinin ilk kez bu kadar açık ortaya konulduğu yerdi.

Haziran 1989: AIDS hastalarının başlıca ölüm nedenlerinden biri olan pnömoniaya karşı, Amerikan Sağlık Örgütü ilk ilacı oluşturdu.

Nisan 1990: 18 yaşındaki hemofili hastası Ryan White, 5 yıl önce kendisine verilen kandan aldığı HIV virüsü sonucunda AIDS olarak öldü. Ve AIDS'in simgesi oldu.

Haziran 1991: Yapılan araştırmalar sonucunda 1 milyondan fazla amerikalının HIV taşıdığı ve kuzey yarım kürede yaklaşık 500 bin kişinin AIDS yüzünden öldüğü açıklandı.

Ekim 1991: Dünya Sağlık Örgütü, yaklaşık 10 milyon kişinin HIV virüsü taşıdığını açıkladı.

Kasım 1991: NBA'in ünlü basketbol oyuncusu Magic Johnson, HIV pozitif olduğunu açıkladı. Oscar sahibi yönetmen Tom Jones 63 yaşında AIDS'ten öldü.

Nisan 1992: Tenis oyuncusu Arthur Ashe, AIDS olduğunu ve virüsü bir kalp ameliyatı sırasında aldığını açıkladı.

Temmuz 1992: AIDS'lilerin uyuşturucuya yönelmesi ve bunların tedavisiyle ilgili ilk bildiriler yayınlandı.

Ocak 1993: Ünlü balet Rudolf Nureyev 54 yaşında AIDS'ten öldü.

Nisan 1993: AZT ile yapılan AIDS tedavisinin başarılı olmadığı, Avrupalı ve Amerikalı araştırmcılar tarafından ortaya kondu.

Nisan 1994: Dünya Artistik Buz Pateni şampiyonu John Currey, 44 yaşında AIDS'ten öldü.

Aralık 1994: 1981 yılında bir kan nakliyle HIV alan Elizabeth Glaser, AIDS'ten öldü. Elizabeth Glaser’in kızı 1988 yılında AIDS'ten ölmüştü. Oğlunda da HIV pozitifti.

Şubat 1995: Diver Greg, 4 olimpiyat altın madalya sahibi olan yüzücü, bir televizyon prgramı sırasında AIDS olduğunu açıkladı.

Temmuz 1996: Araştırmacılar bir herpes virüsünü tanımladılar. Bu virüs gay kanseri olarak da adlandırılan Kaposi Sarkoması'na neden oluyor.
Aralık 1996: Dünya AIDS gününde, Birleşmiş Milletler AIDS programı 6.4 milyon kişinin AIDS'ten öldüğünü ve 22.6 milyon kişinin de HIV pozitif taşıdığını açıkladı.

Yaso 09-20-2009 17:58

.) Çikolata bağımlılık yapıyor mu?
Günümüzde seri üretim halinde piyasaya sürülen çikolata ürünlerinin tümü yüksek oranlarda şeker içeriyor. Bizi çikolataya karşı bağımlı kılan en önemli etmen de işte bu "tatlı"lık.
Yoksa siz de mi bir tatlı seversiniz?
Yakın zamanlarda New Yor Üniversitesi'nde yapılan bir araştırma kimi insanların tatlı yemeye karşı niçin daha eğilimli olduğu sorusunun yanıtını genlerde bulmuş. Çalışmayı fareler üzerinden yürüten ekip, bulunan gen dizilimlerinin benzerlerini insan genomunda da saptamış.
Evrim ne diyor?
Evrimsel kuramcılar, tatlı şeyleri tanıyabilme ve onlara yanıt verebilme yetisini atalarımızdan miras aldığımızı düşünüyor. Tatlı gıdaların bol enerjili ve besleyici özellikleri olduğunu da göz önünde bulunduracak olursak, tarih öncesi çağlarda insanların zehirli, acı bitkilerdense meyve toplama eğilimi geliştirmiş olmaları anlam kazanıyor. Ancak yine de atalardan gelen bu tercihlerin günümüz süpermarket kültüründe ne derece etkili olduğu tartışılır!

Endorfin hormonunun salgısı tetiklenirse.
l Çikolata, tıpkı diğer şekerli yiyeceklerin de yaptığı gibi vücuttaki endorfin hormonunun salgısını tetikliyor. Bu hormonsa, haz ve mutluluk hisleriyle ilişkili. Ancak bu tatlı tadın yanı sıra çikolata henüz kimi etkileri saptanamamış 300 farklı kimyasal barındırıyor. Yani bağımlılık, bu bilinmeyen kimyasallardan da kaynaklanıyor olabilir.
Çikolata ve Hamilelik
Bayanlar özellikle de adet öncesi dönemlerde ve hamilelikte sık sık çikolataya aşererler. Uzmanlar bunun nedenini, söz konusu zaman dilimlerinde vücutta oluşabilecek magnezyum ve demir eksikliğine bağlıyor. Çikolata ise bu eksikliğe çözüm olabiliyor.
Çikolata ve UyarıcılarÇikolatada bulunan ve Merkezi Sinir Sistemi'ni uyaran kafein, kişinin dikkatinde yükselme sağlayabiliyor. Diğer bir uyarıcı olan theobromin ise akciğer çevresindeki istemsiz kasları yatıştırıyor. Bu maddeler, çikolatanın niçin bağımlılık yaptığına dair en favori seçenekler.

Çikolata niçin iyi hissettiriyor?
Çikolatanın içerdiği kimyasallar beynimizin nörotransmitter trafiğini etkiliyor:
Nörotransmitterler: Beynimizin kimyasal mesajcıları da diyebiliriz. Farklı sinir hücreleri arasında elektrik sinyallerini taşıyorlar. Bu sinyallerse deneyimlediğimiz his ve duygularda değişim yaratıyor.
Çikolatanın içerdiği iki güçlü kimyasal ve etkileri:
Tryptofan: Beynin, seratonin isimli nörotransmitteri yapmak için kullandığı kimyasal. Yüksek miktarlarda seratoninse mutluluk hissini tetikliyor.
Phenylethylamine: "Çikolata amfetamini" adıyla da anılan bu kimyasal, kişide uyarılmışlık, çekim ve baş dönmesi hissi uyandırıyor. Beyindeki zevk merkezini tetikliyor.

__________________

Yaso 09-20-2009 17:58

Bebeklere Bal Yedirmeyin

http://saglik.tnn.net/s.gif

Bal, herkes tarafından çok sağlıklı bir doğal ürün olarak kabul edilir. Balın mucizevi etkileri üzerine kitaplar da yazılmıştır. Aslında bunların çoğunda da gerçek payı var. Öte yandan, bebeklerimiz de canımızdan bir parça olduğu için onlara büyük özen gösteririz. Yemeyiz, onlara yediririz, hastalanmamaları, sağlıklı gelişmeleri için elimizden geleni yaparız. Bu nedenlerle bal, bebeklere sıklıkla yedirilen bir besindir. Oysa uzmanlar bir yaşından küçük bebeklere bal yedirilmemesi konusunda anneleri uyarıyorlar. Bunun nedeni de balda bulunabilen botulism sporları. Arının, çiçeklerden bal toplarken, doğada bulunabilen bu hastalık etkeninin tohumları demek olan sporlarını da taşımasıyla bala karışabiliyor. Bozuk konservelerin yenilmesi halinde insanı zehirleyen ve öldürücü olabilen botulism toksini üretimine neden olan sporlar, vücuda girdiği zaman clostridium botilium adlı bir hastalık etkeninin oluşmasına yol açıyorlar. Bu bakterini ürettiği toksin de kaslarda felçlere yol açabilen zehirlenme nedeni oluyor. Solunum kaslarının felci de ölümcül olabiliyor. Bu toksin erişkinler için de tehlikeli, ancak, baldaki toksin miktarı büyükler için önemli olmazken küçük bebekler için öldürücü bile

Yaso 09-20-2009 17:58

Bulaşıcı hastalık

Bulaşıcı hastalık ya da Enfeksiyon hastalıkları, intaniye olarak da bilinir, hastalık yapıcı herhangi bir yolla insana geçme özelliğindeki mikropların veya parazitlerin vücuda girmesiyle ortaya çıkan hastalıklar.

Hastalığı yapan organizmalar, virüsler, bakteriler, riketsialar, mantarlar olabilir. Bütün bulaşıcı hastalıklar bir veya birkaç yolla insana geçebilme özelliğindedir. İnsandan insana, hayvandan insana olduğu gibi, topraktan insana da bulaşma husule gelebilir. Bulaşma şekillerinden başlıcaları şunlardır:
  • Aksırırken, öksürürken, konuşurken ağızdan çıkan damlacıkların başkası tarafından teneffüs edilmesiyle (verem, boğmaca ve çeşitli solunum yolu hastalıkları);
  • Direk deri teması ve cinsi temasla;
  • Hastanın kullandığı çamaşır, yatak eşyası ve yiyecek eşyaları gibi malzemeler vasıtasıyla;
  • Hayvanların insandan insana veya hayvanlardan insana hastalık taşımasıyla (Bunun en canlı örneği anofel cinsi sivrisineklerin taşıdığı sıtmadır. Yine aynı şekilde güvercinler "psittakoz" hastalığını taşırlar.);
  • Hastalandırıcı mikroplarla kirlenmiş yiyecekler ve içeceklerin alınmasıyla (Suyla bulaşan hastalıkların başlıcaları tifo, dizanteri, kolera, paratifo olarak sayılabilir. Yiyeceklerle de besin zehirlenmeleri ve gastroenteritler meydana gelebilir.);
  • Hastalıklı bir anneden hamilelik sırasında veya doğum esnasında bebeğe hastalık bulaşmasiyle (Frengi, kızamıkçık, gonore konjonktiviti, yani belsoğukluğu mikrobunun yaptığı göz iltihabı bu yolla bulaşabilir.).
Suni olarak meydana getirilen bağışıklıkta, kişiye zayıflatılmış, ölü mikroplar veya mikrop maddeleri verilir. Bunlara karşı hastalık belirtileri hasıl olmaksızın antikor teşekkül eder. Böylece kişinin hastalığa karşı korunması sağlanır. Birçok hastalığa karşı kullanılan aşılar böyledir. Aşılar her bulaşıcı hastalıkta tesirli olmayıp, ancak belli sayıda hastalıkta tesirlidir.
Hastalığa yakalanma açısından daha şanssız olanlar (daha çok yakalananlar) şunlardır:
  1. Bulaşıcı hastalıkların salgın olduğu yerlere gidenler,
  2. Üç aylıktan daha küçük bebekler,
  3. Ailesinde bulaşıcı hastalık taşıyan kişi bulunanlar,
  4. Yaşlı ve yatalak olanlar,
  5. Kanser gibi bağışıklık sistemini felce uğratan bir hastalığı olanlar,
  6. Bağışıklığı bastırıcı ilaçları kullananlar.
Bulaşıcı hastalıklarda bazı belirtiler vardır ki, hemen hemen bütün hastalarda bulunur. Bunlar; ateş, halsizlik, iştahsızlık, baş ağrısı, genel vücut ağrıları olarak sayılabilir. Bazı hastalıklarda döküntüler olabilir (kızıl, kızamık, çiçekte olduğu gibi). Hazım sistemini tutan hastalıklarda ise genellikle ishal vardır.
Her doğan çocuğa, zamanı geldiğinde aşı yaptırmalıdır. Vücudu devamlı kuvvetli tutmalı, yeme-içmeye çok dikkat etmelidir. Düzenli bir hayat sürmeli. Bulaşıcı hastalık salgını olan yerlere mecburen gitmek gerekiyorsa, alınacak tedbirler ve yapılacak aşılar konusunda bir hekime danışmalıdır. Temizlenmemiş kirli yiyecekler yememeli, vücut temizliğine gereken dikkati göstermelidir.
Bulaşıcı hastalıkların tedavisi çok çeşitli olup, hastalık yapıcı mikrobun cinsine göre değişir. Penisilin ve benzeri antibiyotikler bakterilere karşı tesirlidir. Sıtma gibi protozoon (tek hücreli canlı) cinsi mikroplarla meydana gelen hastalıklar da, çeşitli kimyevi maddelerden müteşekkil ilaçlarla iyileştirilir. Virüs hastalıkları ise antibiyotiklerden etkilenmezler.


Belli başlı bulaşıcı hastalıklar:

Belsoğukluğu, Bruselloz, Çiçek hastalığı, Difteri, Dizanteri (amipli veya basilli), Grip, Hepatit, Kızamık, Kolera, Menenjit, Psittakoz, Sıtma, Suçiçeği, Tetanos, Tularemi, Tüberküloz, Uyku hastalığı, Zatürre, Tifo, Tifüs

Yaso 09-20-2009 17:58

Bruselloz

Malta humması veya Akdeniz humması, Brucella bakterileri yüzünden ortaya çıkan bulaşıcı bir hastalık.




Bulaşması

Aslen bir hayvan hastalığı olan bruselloz insanlarda da görülebilir. Keçi ve koyunlarda Brucella melitensis, sığırlarda Brucella abortus, domuzlarda ise Brucella suis tiplerindeki bakteriler mevcuttur.
Solunum yoluyla da bulaşabilen hastalık genelde deri ve/veya mukoza yoluyla bulaşır. İnsanlara, mikrop içeren veya dezenfekte edilmemiş süt ve süt ürünlerinden veya direk olarak hasta hayvanlara temas ile bulaşır. Hasta hayvan leşiyle temas yüzünden de bulaşabilir. Bu sebeple hastalığa yakalanan insanlar çoğunlukla veteriner, hayvan yetiştiricisi, çoban, sütçü, peynirci veya mezbaha çalışanı gibi hayvanlar ve hayvan ürünleriyle yakın temasta bulunan insanlardır.


Belirtiler

Brucella bakterileri karaciğer, lenf bezleri, salgı bezleri, dalak ve sinirlere yerleşir. Brusellozun enkübasyon (kuluçka) süresi genellikle 1-3 haftadır. Fakat nadir olarak birkaç ay aldığı da olmuştur. Diğer ateşli hastalıklara benzer belirtilere sahiptir. Ama özellikle kas ağrıları ve terleme çok daha yoğundur. Bazen titreme şeklinde gelen, çok yüksek olmayan ateşe neden olur. Halsizlik, iştahsızlık ve buna bağlı olarak da kilo kaybı görülür. Hastalığın süresi birkaç haftadan birkaç aya kadar değişiklik gösterir. Hastalığın ardından görülen patolojik değişimler (sekeller) fazlasıyla değişiklik gösterir ve hastalığın ardından granulomatöz, hepatit, artrit, spondilit, anemi, lökopeni, trombositopeni, menenjit, üveit, optik nörit ve endokardit gibi durumlar görülebilir.



Tedavi

Çeşitli antibiyotikler tedavide kullanılır. Tetrasiklinler, kloramfenikol, rifampin ve streptomisinBrucella bakterilerine karşı etkilidirler. Fakat, birden fazla antibiyotiğin birkaç hafta boyunca kulanılması gerekir. Zira bakteriler kuluçka evresini hücrelerin içinde geçirir.
Brusellozdan korunmanın en iyi yolu insan tüketiminde kullanılan tüm sütlerin düzgün şekilde pastörize edilmesidir.

Yaso 09-20-2009 17:58

Kötü ağız hijyeninin nedenleri'Dün akş** yediğim baharatlı yemekten olmalı' – kötü ağız kokusuna sonsuz sayıda bahaneler bulabiliriz. Yediğimiz gıdalardan, bazılarımızın içtiği şarap ve biralara kadar birçoğunun bundaki rolü büyüktür. Ama esas neden kötü ağız hijyenidir.
Kötü ağız kokusunun en büyük suçluları, ağzımızın girintileri arasına, ve özellikle dilimizin arka kısmına gizlenmiş milyarlarca bakteridir. Her zamanki gibi önlem, tedaviden iyidir."
En iyi savunma

En iyi savunma dişlerinizi, dişetlerinizi ve dilinizi anti bakteriyel bir diş macunu ile düzenli olarak fırçalamaktır. Dilinizin en arka kısmına erişmek için diş fırçasını ağzınızın iyice arkasına kadar itmeniz gerekir. Aman dikkat edin, boğulmayın! Biraz mideniz kalkabilir ama böylece doğru noktaya ulaştığınızı anlarsınız.
Sigara ve içki içmeyi bırakmak da işe yarayacaktır.
Sık sık diş fırçanızı yenisiyle değiştirmeyi de unutmayın. Bunu en az üç ayda bir yapmalısınız. Böylece diş fırçasının kıllarının plakları temizleyebilecek durumda olduklarından ve sağlıklı dişetlerine sahip olacağınızdan emin olabilirsiniz. Ayrıca kullanmadan önce diş fırçanızın kuru olduğundan emin olun. Islak ya da nemli fırçaların bakteri dolu olma ihtimali yüksektir.

Yaso 09-20-2009 17:59

Jinekolojik kanserleri tanıyor musunuz?"

Çoğu kadın, güzellikleri uğruna türlü fedakarlık yaparken, sağlıklarını ihmal edebiliyor. Anneler Günü yaklaşırken, sağlığınız için biraz bilgilenmeye ne dersiniz? Biliyorsunuz, erken teşhis hayat kurtarır.


http://img.mynet.com/kadinca/052006/02kanser1.jpg

Anneler Günü yaklaşıyor. Belki annenize ne alacağınızı düşünüyor, ya da kendiniz anne iseniz bu günü kendinize ayırmak üzere planlar yapıyorsunuz. Ancak bu planlar içinde sağlığınızı kapsayan hiçbir şey yer almıyor; çünkü çoğumuz sağlığımızı ihmal ediyoruz. Oysa böyle özel bir günde kendimize verebileceğimiz en güzel hediye sağlıklı olduğumuzun müjdesidir. Kadın üreme organları (jinekolojik) kanserlerindede erken tanı ile başarılı tedavi mümkün olmaktadır. Yumurtalık (over) kanserleri dışındaki üreme organları kanserlerinde çoğunlukla erken tanı mümkün olabilmektedir. Kadın sağlığını tehdit eden kanserler farklı dokulardan kaynaklanabilir. Peki kadın üreme organlarından görülen kanser tipleri hangileridir?

Dış genital organ (vulva) kanserleri: Genellikle ileri yaş grubundaki bayanlarda görülür. Bazı virütik veya kronik kaşıntı ile başgösteren hastalıkların zemininde kanser gelişebilir.

Vajina kanserleri: Genital bölge kanserleri arasında en az görülen türüdür. Anne karnında iken maruz kalınan bir hormon bu kanser riskini arttırır.

Rahim ağzı (collum) kanserleri: En sık görülen kadın genital kanser türü olmakla beraber, özellikle smear testleri sayesinde öncü lezyonların tanınması ve tedavisi mümkün olmaktadır. Genital siğil (HPV), bazı diğer viral enfeksiyonlar, erken evlilik, kötü hijyen gibi nedenler riski arttırır.

Yumurtalık (over) kanseri: En ölümcül kanser türüdür. Erken belirti vermeyebilir. Çok doğum yapmış olan, ilk bebeğini erken yaşta doğurmuş olan, doğum kontrol hapı kullanan bayanlarda daha az görülür. Risk grubunu belirlemek zordur. Ailede over kanseri olan bayanlarda risk artar.

Rahim içi (endometrium) kanseri: Doğum yapmamış olan, adet düzensizliği (polikistik over), şişman, diyabetik, yüksek tansiyonu olanlarda, menapoza geç giren bayanlarda daha sık görülür. Özellikle menapoz sonrası ultrasonografi ile rahim iç zarı (endometrium) kalınlığının ölçülmesi korunma ve erken tanıda önemlidir.

Kadınların genital bölgelerinde tedaviye dirençli kaşıntı, koyu renkli kokulu akıntı, cinsel beraberlik sonrası kanama, düzensiz adet kanamaları, menapoz sonrası kanamalar dikkate alınmalıdır. Overlerle ilgili problemler özellikle menapoz döneminin başlarında belirti vermeyebilir. Düzenli jinekolojik muayene, korunma ve erken tanı önemlidir. Yılda bir kez smear testi ve yılda iki kez altı ay ara ile jinekolojik muayene, kadınları jinekolojik kanserlerden koruyacak veya erken tanı sağlayacaktır.

Yaso 09-20-2009 18:00

ARPACIK

Sık karşılaşılan bir sorundur. Nadiren cerrahi girişimler gerektirmekle birlikte, genellikle antibiyotik uygulamasıyla ve öteki basit yöntemlerle iyileştirilebilmektedir. Arpacık, etkilediği gözkapağı bezlerine göre ikiye ayrılır. Gözkapağının dışında kirpiklere bağlı yağ bezleri vardır. Bunlar, gözün yüzeyini koruyan yağı (sebum) salgılarlar. Bazen salgı bezi kanalı tıkanır ve içerde kalan bakteriler "dış" arpacığa neden olurlar.

Gözkapağının içinde ise, "meibom bezleri" denen bir dizi bez daha vardır. Bunlar da yağ bezleridir, ancak kirpiklerle bağlantılı değillerdir, gözkapağının arka yüzüne açılırlar. Burada oluşan bir tıkanıklık ve enfeksiyon da "iç" arpacığa neden olur.

Arpacık daha çok, derileri kuru ve egzamaya eğilimlilerde görülür. Kepek ve pullanma bu koşullarda ortaya çıkar ve arpacık bunların etkisiyle oluşur. Diğer enfeksiyonlarda olduğu gibi, genel olarak beden sağlığının bozuk olması ve direnç düşüklüğü de arpacığın sık görülmesine neden olur.

Arpacık ortaya çıkmadan birkaç gün önce gözde kaşınma ve batma hissi başlar. Arpacık bir iki günde ortaya çıkar. Küçük, ağrılı bir nokta biçiminde başlar; sonra şişerek belirgin kırmızı bir püstül (içi irin dolu kabarcık) halini alır. Dış arpacık kolayca tanınır. Ama iç arpacığın görülmesi için gözkapağını dışa doğru çevirmek gerekir. Şişen meibom bezi gözkapağını gerdiğinden iç arpacık, dış arpacıktan daha ağrılıdır.

Arpacıkla birlikte gözkapağındaki ağrı ve batma hissi artar. Işık ağrıyı artırır (fotofobi) ve göz sürekli sulanır. Fotofobi, göz sulanması ve sürekli burnunu çekme, çocukta, kızamık gibi daha ciddi bir hastalığı akla getirebilir

Yeterince erken anlaşılırsa, antibiyotikli merhem ya da damlalar arpacık oluşumunu önleyebilir. Ancak, çoğunlukla tanıdan önce püstül(ağızlaşma) oluşur ve antibiyotikler etkisiz kalır. Tek tedavi, oluşan iltihabın boşalmasını sağlamaktır. Sıcak kompres, kan akımını artırıp gözkapağını yumuşatarak ağrıyı azaltır ve enfeksiyonun iyileşmesini kolaylaştırır. Basit bir sıcak kompres, tahta bir kaşığın çevresine pamuklu bir kumaş ya da pamuk sarıp sıcak suyun altına tutularak yapılabilir. Su dayanılabilir sıcaklıkta olmalı ve kaşık her seferinde kapalı göz üstünde en az 10 dakika tutulmalıdır. Dış arpacığın yerleştiği kıl kökü kolayca fark edilir. Kirpik bir cımbızla alınırsa, arpacık kendiliğinden boşalır, ağrı ve şişlik azalır.

İç arpacığın tedavisi daha zordur. Enfekte olan meibom bezi dışarı açılmaya çalışır ama kalın gözkapağını delemez. Sonunda akyuvarlar enfeksiyonun üstesinden gelir ve belirtiler ortadan kalkar ancak geride mikropsuz bir iltihap kisti kalır. Meibom kisti, gözkapağının altında ağrısız, küçük bir kitle halinde hissedilir ve ancak cerrahi girişimle çıkarılabilir. Lokal anestezi altında gözkapağı dışa çevrilerek kist alınır, çevresi temizlenir.

Gözü ovuşturmak, enfeksiyonu bulaştıracağı için zararlıdır. Kepeğin önlenmesi de önemlidir, çünkü arpacıkta rolü olduğu düşünülmektedir. Neden blefarit, yani gözkapağı iltihabı ise, uzun süreli antibiyotik tedavisi ve hafif kortizonlu damlalar etkili olabilir.
Birçok vakada neden bilinememektedir.

Yaso 09-20-2009 18:00

>>>> Grip <<<<

Tıp dilinde influenza diye bilinir. Virütik bir hastalıktır. Sağlıklı insanlarda bir haftada geçmesine rağmen; vücut direncini düşüren kronik hastalığı olan kişilerde(şeker, kalp-akciğer hastalıkları, AİDS...vs) ve yaşlılarda pnömoni(zatürre), menengoensefalit (beyin iltihabı), miyokardit (kalp kası iltihabı) gibi ölümle sonuçlanabilecek hastalıklara yol açabilir. Bu tür risk grubundaki kişilere "yüksek risk grubundaki kişiler" denir.

Belirtileri:
  • Halsizlik
  • Öksürük
  • Burun akıntısı
  • Baş ağrısı
  • Eklem ağrısı
  • Boğaz ağrısı
  • Titreme
  • İştahsızlık
  • Baş dönmesi
Tedavi

Virüs enfeksiyonu olduğu için tedavisi yoktur. Bol bol dinlenmek gerekir. Antibiyotikler grip hastalığını tedavi etmezler; çünkü antibiyotikler bakterilere etki ederler; virüslere etkileri yoktur. Bir hafta içinde hastalık kendiliğinden iyileşecektir; ancak 3-5 gün iyice dinlenmeniz, işe ya da okula gitmemeniz sizin ve çevrenizin sağlığı için iyi olur. Çünkü çok bulaşıcıdır. Öksürük ve hapşırma ile yayılan damlacıklar ile bulaşır. Ayrıca öpüşme ve tokalaşma gibi temaslar yoluyla da bulaşır; o yüzden hasta kişilere temas etmekten ve onlarla ortak eşya (havlu gibi) kullanmaktan sakının. Hasta olan siz iseniz, çevrenizdekilere hastalığınızı bulaştırmamak için eşyalarınızı ayırın, çok zorunlu olmadıkça dışarıya çıkmayın. Binlerce çeşit grip virüsü olduğu için ömür boyu kalıcı bağışıklığı yoktur; ayrıca bir virüse karşı gelişen grip bağışıklığı yüksek olmadığından unutmayın ki çevrenize bulaştırdığınız grip size tekrar dönebilir. Özellikle yemeklerden önce,ayrıca ağzınıza, burnunuza ve gözlerinize dokunmadan evvel sık sık elinizi sabunla yıkayın. Böylelikle virüsün solunum yollarına ulaşmasını engellemiş olursunuz. Bol sıvı tüketilmesi de salgıların rahatça dışarı atılmasını sağladığından iyileşmenizi hızlandırır.




Grip Aşıları

Gribe neden olan çok sayıda virüs türü olduğu için, tamamen koruyan çok etkili bir aşı henüz geliştirelememiştir. Günümüzde kullanılan aşının koruyuculuğu en fazla %80'e ulaşır; bulaştığı takdirde hastalığın daha hafif geçirilmesini sağlar. Aşı her yıl Ekim-Kasım ayları içinde tek doz olarak uygulanmalıdır. Aşı olması gereken kişiler şunlardır:
  • 65 yaş ve üstündeki kişiler
  • Kronik hastalığı olan kişiler: Kronik kalp, akciğer, karaciğer, böbrek, şeker hastalığı ve benzeri hastaığı olanlar
  • Bağışıklık sistemleri zayıflamış olan kişiler: Kanser,lösemi hastaları, bağışıklık sistemi hastalığı olanlar, organ ve kemik iliği nakli yapılan kişiler
  • Uzun süreli aspirin tedavisi alan çocuk ve gençler
  • Hastanelerde çalışan doktor, hemşire, hastabakıcılar; kreş ve huzurevleri çalışanları
  • Yüksek risk grubundaki kişilerle yakın temasta olan kişiler
  • İlk 3 aydan sonraki hamile kadınlar
  • 6. ayından itibaren bebekler

Yaso 09-20-2009 18:00

Anti-selülit kampı başlıyor…"

Yaza selülitsiz girmek istiyorsunuz ve bunun için ne gerekirse yapmaya hazırsınız. O zaman Essporto'nun düzenlediği anti-selülit kampına hazır sayılırsınız. Peki bu kampta ne yapılıyor da selülitler tarih oluyor?


http://img.mynet.com/kadinca/052006/03essporto1.jpg

İstanbullu sporseverlere yepyeni bir sağlıklı yaş** konsepti sunan, Avrupa’nın en büyük spor merkezlerinden Essporto Health & Fitness Club; bahar aylarında bir yeniliğe daha imza atıyor. Yaz yaklaşırken kadınların kabusu selülit problemine karşı bir çözüm paketi hazırlayan Essporto, katılımcıların programa uyması halinde selülitli bölgelerde gözle görülür bir iyileşme vaad ediyor. Kamp, kişisel ölçümlerle başlayacak ve yine kişiye özel spor, diyet ve bakım programlarıyla devam edecek. İki ay sürecek kampın, selülitin yanı sıra karın, basen, kalça ve beldeki yağlanmalara karşı da inceltici özelliği bulunuyor.

Sizin vücudunuz için size özel program

Anti-Selülit kampı spor, diyet ve bakım ünitelerinden oluşuyor:
  • Kampa katılacak kişinin yağ oranı, metabolizma hızı, genel sağlık durumu ve selülit derecesi belirleniyor.
  • Kişinin fizyolojik durumu ve ihtiyaçlarına göre yüzme, fitness, yürüyüş, dans gibi fiziksel aktiviteler seçiliyor ve süresi belirleniyor.
  • Kişinin kilosu, yağ oranı, metabolizma hızı vb. ölçümlerine göre Dr. Ender Saraç’ın özel olarak hazırladığı diyet mönüsünden ve diğer beslenme önerilerinden oluşan, kişisel beslenme programı belirleniyor.
  • Aktiviteler ve beslenme önerilerinden oluşan bir program kartı oluşturuluyor.
  • Anti-selülit kampı, kişisel programların uygulanması ve takibinden oluşuyor ve ara ölçümlerle destekleniyor.
  • Ayrıca bitkisel ürünlerden oluşacak inceltici kürler programa destek olarak öneriliyor ve uygulama tavsiyelerinde bulunuluyor.
  • Programa devamlılık Essporto eğitmenleri tarafından takip ediliyor.
*Çözüm için en az yüzde 80 katılım öngörülmektedir.


* Bitkisel kürler kişiye özel olarak tavsiye edilecektir (Selülit yağı, selülit masajı, selülit çayı vb. öneriler içermektedir).

Selülit için mucize diyet
İster zayıf olsun ister kilolu hemen her kadın selülit problemi yaşıyor. Özellikle kalça ve bacaklardaki fazlalıklar eritilmesi en zor yağ kütleleri. Bunlar için özel diyet ve egzersiz programı uygulanmak gerekiyor. Özel selülit diyetinin günlük kalori alımı düşük ve lif ağırlıklı olmalı. Çünkü lif bağırsakları harekete geçirerek vücutta biriken toksinleri dışarı atmada yardımcı olur. Metabolizmayı hızlandırarak kan dolaşımının artmasına neden olur. Bu da mevcut selülitin erimesine yardımcı olur.


Bu diyeti yaparken;
  • Mutlaka günde en az 3 litre su içilmeli,
  • Sıvı ihtiyacını ağırlıklı olarak sudan karşılamalı, kahve, çay, kola gibi selülit yapan içeceklerden uzak durulmalı,
  • Mide bu diyete uyum sağlayana kadar, açlığı öğün aralarında salatalık, domates, karpuz gibi kalorisi düşük yiyeceklerle gidermeli,
  • Diyet süresi boyunca bitki ve meyve çayları içilebilir,
  • Şeker ihtiyacı kuru ve taze meyvelerden sağlanabilir.
Örnek Diyet 2
Bu diyet Essporto Anti-Selülit kampında bir ay boyunca uygulanacaktır. İkinci ayda devam etmek isteyenler için diyet 2 uygulanacaktır. Anti selülit kampında diyet süresince egzersiz programı da uygulanmaktadır.

Her gün sabah aç karnına üç adet kuru kayısı veya taze sıkılmış portakal suyu içilmelidir.
Pazartesi:
Kahvaltı: Bir dilim kepekli tost ekmeği, yağsız tuzsuz beyaz peynir veya krem peynir, bir adet orta boy domates, bir bardak çay.
Ara öğün: Bir adet elma.
Öğle yemeği: Zeytinyağlı taze fasulye yemeği, 1 dilim kepekli ekmek.
Ara öğün: Bir kase yoğurt.
Akş** yemeği: 100 gram tavuk ızgara ve bol salata.

Salı:
Kahvaltı: Yağsız yoğurt, armut ve kivili müsli.
Ara öğün: Bir avuç kuru üzüm.
Öğle yemeği: Bir dilim ızgara et, yağsız salata (domatesli), bir dilim kepekli ekmek.
Ara öğün: 2 adet kepekli grisini.
Akş** yemeği: Sebze kavurma*

* Dr. Ender Saraç Essporto Health&Fitness Club bünyesinde bulunan
Cafe / Restaurant Levent 171 için anti-selülit kampı özel diyet mönüsü hazırlamıştır.

Çarşamba:
Kahvaltı: Bir dilim kepekli tost ekmeği, yağsız tuzsuz beyaz peynir veya krem peynir, bir adet orta boy domates, bir bardak çay.
Ara öğün: Taze sıkılmış portakal suyu.
Öğle yemeği: Ton balıklı ve bol domatesli salata.
Ara öğün: Bir adet elma ve kivi.
Akş** yemeği: Çiğ domatesli biberli kepeli makarnadan salata.

Perşembe:
Kahvaltı: Kivi ve elma parçalı bir kase süt ile hazırlanmış yulaflı müsli
Ara öğün: Bir avuç kuru kayısı
Öğlen yemeği: Fırında pişirilmiş bir parça tavuk ve sebze garnitürü
Ara öğün: Muzlu süt
Akş** yemeği: Somon ızgara

Cuma:
Kahvaltı: Bir dilim kepekli tost ekmeği, yağsız tuzsuz beyaz peynir veya krem peynir, bir adet orta boy domates, bir bardak çay.
Ara öğün: Bir adet elma.
Öğle yemeği: Sebzeli köfte*
Ara öğün: 2 adet kepekli grisini.
Akş** yemeği: Dana jambonla hazırlanmış yağsız salata.

Cumartesi:
Kahvaltı: Yağsız yoğurt, armut ve kivili müsli
Ara öğün: 2 adet kepekli grisini
Öğle yemeği: Bir dilim ızgara et, yağsız salata (domatesli), bir dilim kepekli ekmek
Ara öğün: Çilekli süt
Akş** yemeği: Maş fasulyesi salatası

Pazar:
Kahvaltı: Bir adet beyaz peynirli kepekli tost ve bol domates,şekersiz çay
Ara öğün: Bir kase yoğurt
Öğle yemeği: Vitamin bombası* ve cilt dostu salata
Ara öğün: Bir adet elma
Akş** yemeği: Bir dilim ızgara et, yağsız salata (domatesli), bir dilim kepekli ekmek


Örnek Diyet 2
*İkinci ay devam edilecek örnek diyet programı:

Her gün sabah aç karnına üç adet kuru kayısı veya taze sıkılmış portakal suyu içilmelidir.

Pazartesi:
Kahvaltı: Yağsız yoğurt, elma ve bir tatlı kaşığı balla hazırlanmış müsli.
Ara öğün: 2 adet kepekli grisini.
Öğle yemeği: Pırasalı börek.
Ara öğün: Bir bardak kefir.
Akş** yemeği: Göbek, havuç, salatalık, domates, kırmızı lahana, haşlanmış mısır, taze soğan, yağsız beyaz peynir, sirke ve bir tatlı kaşığı zeytinyağı ile hazırlanmış salata ve yanında iki dilim kepekli ekmek.

Salı:
Kahvaltı: 2 dilim jambonlu tavuklu kepekli tost ekmeği, şekersiz meyve çayı
Ara öğün: Bir avuç kuru üzüm
Öğle yemeği: Bir tabak yağsız makarna, bir tabak mantar yemeği.
Ara öğün: Bir adet elma.
Akş** yemeği: Soya etli bulgur.

Çarşamba:
Kahvaltı: Bir dilim kepekli tost (beyaz peynirli yağsız), bitki veya meyve çayı.
Ara öğün: Muzlu süt.
Öğle yemeği: Ton balıklı salata.
Ara öğün: 2 adet kepekli grisini.
Akş** yemeği: Pazılı barbunya.

Perşembe:
Kahvaltı: Bir dilim kepek ekmeği, 2-3 adet zeytin, bir dilim kaşar peyniri, domates bir bardak portakal suyu.
Ara öğün: Bir avuç kuru kayısı.
Öğle yemeği: Kabak, biber, domates dolması,1 kase yoğurt.
Ara öğün: Bir bardak domates suyu.
Akş** yemeği: Kıymalı bezelye, salata.

Cuma:
Kahvaltı: Kivi ve elma parçalı bir kase süt ile hazırlanmış yulaflı müsli.
Ara öğün: 2 adet kepekli grisini.
Öğle yemeği: Pazılı barbunya ve yumurta.
Ara öğün: Çilekli süt.
Akş** yemeği: Izgara balık, salata.

Cumartesi:
Kahvaltı: Bir dilim kepekli tost (beyaz peynirli yağsız), bitki veya meyve çayı.
Ara öğün: Bir kase yoğurt.
Öğle yemeği: Kıymalı semizotu, salata.
Ara öğün: Bir adet elma.
Akş** yemeği: Yumurta beyazından omlet

Pazar:
Kahvaltı: Bir adet kaşar peynirli kepekli tost ve bol domates, şekersiz çay.
Ara öğün: Bir avuç kuru üzüm.
Öğle yemeği: Zeytinyağlı enginar, bir dilim kepekli ekmek.
Ara öğün: Taze sıkılmış portakal suyu.
Akş** yemeği: Sadece salata



Mucize anti selülit dersleri
Program en üst seviyede başarı kazanmak için kişinin bireysel özelliklerine uygun olarak şekillendirilecektir. Yapılacak olan yağ kas kemik ölçümüyle ve vücudun metobalizma hızına göre antrenman programları Essporto eğitmenleri tarafından yazılacaktır. Eğer değerler normal çıkarsa, ve yaş 18-40 aralığında ise, spor yapmaya engel teşkil edecek bir sağlık problemi yok ise aşağıda yazılı olan antrenman programı eğitmen tarafından uygulatılacaktır.

Haftanın 3 günü spor yapabilenler için 1.5 saat’lik program
( birer gün ara vererek örn; Pazartesi, Çarşamba, Cuma)

Pazartesi
10 dk. ısınma ( bisiklet veya yürüyüş düşük tempo)
10 dk. Esnetme hareketleri
15 dk. ön ve arka bacak hareketleri 2 set 20 tekrar
15 dk. kalça ve basen hareketleri 2 set 25 tekrar
15 dk. cross trainer ( nabız aralığı eğitmen tarafından verilir )
15 dk. yürüyüş ( nabız aralığı eğitmen tarafından verilir )
10 dk. soğuma ve esneme

Çarşamba
5 dk. ısınma (cross trainer düşük tempo)
5 dk. esnetme hareketleri
15 dk. ön ve arka bacak hareketleri 2 set 20 tekrar
15 dk. kalça ve basen hareketleri 2 set 25 tekrar
50 dk. Batuka (dans ve fitness’tan oluşan bir program)

Cuma
10 dk. ısınma ( stepper düşük tempo)
10 dk. esnetme hareketleri
15 dk. ön ve arka bacak hareketleri 2 set 20 tekrar
15 dk. kalça ve basen hareketleri 2 set 25 tekrar
15 dk. yatay bisiklet ( nabız aralığı eğitmen tarafından verilir )
15 dk. yürüyüş ( nabız aralığı eğitmen tarafından verilir )
10 dk. soğuma ve esneme

Yaso 09-20-2009 18:01

KIL DÖNMESİ VE TEDAVİSİ

Halk arasında kıl dönmesi olarak adlandırılan plonidal sinüs genellikle kuyruk sokumunda görülen bir veya birkaç adet deriye açılmış delik, enflamasyon, şişlik veya apse şeklinde kendini gösteren bir hastalıktır.

Son yıllarda görülme sıklığı artan bu rahatsızlık kişilerin yaşam kalitesini bozması, tedaviye rağmen nüks etme ihtimali olması nedeni ile hastaların korkulu rüyası haline gelmektedir.

Plonidal sinüs kuyruk sokumu bölgesi dışında kasık bölgesinde, koltuk altlarında ve göbekte de görülebilir. En sık olarak 16 - 40 yaşlar arasında görülür. Erkeklerde görülme sıklığı belirgin olarak daha fazladır.

Genellikle genç yaşlarda görüldüğü için okul çağındaki öğrencilerin hem yaşam kalitesini bozar hem de çalışmayı ve okul devamlılığını da etkileyeceği için okul başarısını kötü yönde etkiler.

Hastalığın nedeni iki kalça arasında kalan intergluteal sulkus denilen oluk şeklindeki bölgeye sırt ve baştan dökülen kılların, bu oluklu bölgede sürtünme sonucu oluğun en dibindeki terbezi deliklerinden sanki bir vida gibi dönerek deri altı bölgeye girmesi, bu bölgede ağaç kökü gibi labirentler oluşturmasıdır. Bu deliklerden içeriye giren bakteriler burada iltahap başlatır, cerahatlı veya kanlı, pis kokulu akıntılar oluşturur. Eğer üstteki delik tıkanır ise iltahap dışarı akamaz ve apse oluşur.

Plonidal sinüste klinik bulgular nelerdir?

Kuyruk sokumundaki kıl dönmesi genellikle enfeksiyon oluncaya kadar kendisini pek belli etmez. Bu hastalarda tipik bir öykü kuyruk sokumunda ağrılı şişlik, oturamama, yürüyememe gibi yakınmalarla doktora giden bir genç erişkinde, burada apse saptanması ve bu apsenin açılarak drene edilmesi ile başlar. Apsenin drene edilmesi acil durumun tedavisidir. Eğer hasta ameliyat olmaz ise bu bölgede zaman zaman akıntı olması dışında yakınması olmadan bir süre yaşantısını sürdürebilir.

Ancak bir kaç hafta veya ay sonra yine aynı tablo tekrarlar. Her apse tekrarında ise ağaç kökü şeklindeki sinüsler daha ileriye gider ve olay daha büyümüş olur.
Muayenede bu bölgede açıklığı iğne ucundan kibrit çöpü çapına kadar değişebilir bir veya bir kaç delik saptanır, bu deliklerden açık renk akıntı, iltahap, zaman zaman kıl geldiği görülebilir. Yine bu bölgede kızarıklık, şişlik, ağrı sık görülen yakınmalardır.

Plonidal sinüs nasıl tedavi edilir?

Plonidal apsenin tedavisi: Kıl dönmesi apsesi acil tedavi gerektiren bir durumdur. Çünkü hasta ağrılıdır, oturmakta ve yürümekte güçlük çekmektedir. Apse tedavisi genellikle eğer apse çok büyük değil ise lokal anestezi ile yapılır. Apse, anestezi uygulandıktan sonra yapılan bir insizyonla boşaltılır, içi temizlenip yıkanır, antibiotikli pomadlarla kapatılır. Sık tekrarlanan pansumanlarla enfeksiyon geçirilir. Bu esnada apse civarındaki kılların da traş edilmesi gereklidir.

Plonidal sinüs tedavisi ise acil durum tedavisinden sonra sinüs traktuslarına yeni cilt altında yer alan ağaç kökü şeklinde yerleşmiş kıl yuvalarına yönelik olarak yapılır. Bu amaçla fenol enjeksiyonu, sinus traktusunun kesilip açık bırakılması, kısmi çıkarma, total çıkarma ve primer kapama veya açık bırakma (marsupializasyon), değişik flep çevirme denilen doku kaydırma yöntemleri uygulanmaktadır.

Vücudun diğer bölgelerinde görülen kıl dönmeleri kuyruk sokumu kadar olmasa da hastaları rahatsız eder. Özellikle kadınlarda kasık ve perine bölgesinde görülen ufak apseler şeklinde kendini gösteren ve bir türlü iyileşmeyen odaklar meydana gelebilir. Bu odakların çok büyümeden tedavi edilmesi ilerideki daha büyük sorun ve ameliyatları önleyebilecektir.

Göbek bölgesinde oluşan kıl dönmeleri kendini genellikle akıntı ve pis koku ile belli eder. Bu bölgedeki iltahabın ve sinüslerin de çok ilerlemeden tedavi edilmesi gerekmektedir.

Kıl dönmesi en iyi yapılmış bir operasyondan sonra bile tekrarlama ihtimali olan bir hastalıktır. O nedenle hastaların ameliyat öncesi iyi değerlendirilmesi, uygun ameliyatın seçilerek, titizlikle yapılması kadar, ameliyat sonrası hastanın doktorunun önerilerine uyması da önemlidir.
Ameliyat sonrası erken devrede yaranın iyi korunup bakılması, uzun dönemde ise o bölgenin hijyenine dikkat edilmesi gereklidir. Ameliyat sonrası dönemde en az iki yıl süre ile o bölgedeki kıllar traş edilmeli veya tüy dökücü ilaçlarla temizlenmelidir.

Yaso 09-20-2009 18:01

Allerjik rinit / bronşiyal astma tanısı ile yapılan deri testleri sonucu polenlere / ev tozu ve akarlara / mantar sporlarına duyarlı olduğu saptanan hastalarda, bu duyarlılığın giderilmesi için, duyarlı oldukları allerjenlerle hazırlanmış ve ortalama olarak dört yıl sürecek immünoterapi (aşı tedavisi) programı uygulanır. Yaklaşık olarak ilk 4 ay haftada iki, 2,5-3 yıl haftada bir, 6 ay onbeş günde bir ve 6 ay süreyle de ayda bir kez olmak üzere uygulanarak aşı programı sonlandırılır

Tedavinin herhangi bir aksama ve yanlışlık olmadan sürdürülmesi için aşağıdaki önerilere mutlaka uyulmalıdır:
1. Aşılarınızı buzdolabının kapak kısmında saklayınız, asla buzluk bölmesine koymayınız ve bir saatten daha uzun süre buzdolabı dışında bırakmayınız. Buzdolabınızın çalışmadığı durumlarda ve aşı olmaya gidip gelişlerde, içi buz dolu bir termos içinde muhafaza ediniz.
2. Aşılarınızı bir sağlık merkezinde ve hekime yaptırınız.
3. Aşılarınızı aşı kartınızda belirtilmiş olan tarih, sıra ve dozlarda yaptırınız. Bir aksama olduğunda doktorunuza bildiriniz.
4. Aşılarınızı yaptırdığınız sağlık rnerkezinde yarım saat bekleyiniz ve aşı bölgesini hekime kontrol ettirmeden sağlık merkezinden ayrılmayınız. Gelişebilecek reaksiyonları mutlaka doktorunuza bildiriniz.
5. Yüksek ateşle birlikte olan infeksiyonların seyrinde aşılarınızı yaptırmayınız ve doz ayarlaması için doktorunuzu arayınız.
6. Allerji dışı diğer hastalıklarınızı ve kullandığınız ilaçları (özellikle kalp ve tansiyon ilaçlan) mutlaka doktorunuza bildiriniz.
7. Aldığınız aşıların bitimine 1-2 doz kala doktorunuzu arayarak yeniden aşı hazırlanması için randevu alınız. Size verilen randevulara uyunuz.
8. Aşılarınız yurt dışından ithal edilmektedir ve maliyeti oldukça yüksektir. Bu nedenle aşılarınızı bozmayınız, kırmayınız, kaybetmeyiniz. Tedavinize gereken özeni gösteriniz.

Yaso 09-20-2009 18:01

Ankilozan spondilit nasıl bir hastalıktır?

Ankilozan spondilit, omurga ve leğen kemiğindeki eklemleri tutan, özellikle bel bölgesinde hareket kısıtlılığı yapan, kronik (müzmin) bir romatizmal hastalıktır. Omurganın hareketini sağlayan eklem ve bağlarda gelişen iltihap sonucunda, eklem ya da kemikler hareketlerini yitirecek şekilde birbirleri ile kaynaşabilir. Omurga dışında kalça, diz ve ayak eklemlerinde de iltihaplanma görülebileceği gibi az sayıda hastada çeşitli iç organ bulguları gözlenebilir.

Hastalığın şiddeti kişiden kişiye değişiklik gösterir. Ciddi tutulumu olan hastalarda omurganın hareketlerini tamamen kısıtlayabilir. Buna karşın, sadece sabahları olan hareket tutukluğu ya da bel ağrısı dışında hiç bir yakınması olmayan hastalar da görülebilir. Omurgayı etkileyen romatizmalar spondiloartritler olarak isimlendirilmektedir. Ankilozan spondilit dışında, sedef hastalığının, iltihabi barsak hastalıklarının ve Reiter sendromunun da omurgada iltihaplanma yapabildiği bilinmektedir.

Ankilozan spondilit erkeklerde kadınlardan 2-3 kat daha sık görülür ve genellikle erken yaşlarda (16-35 yaş) başlar.

Yaso 09-20-2009 18:02

Erciyes Üniversitesi (EÜ) Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ekrem Aktaş, bakteri ve virüs gibi enfeksiyon ajanı olan mantarların, havaların ısınmaya başlamasıyla birlikte daha sık görülebileceği uyarısında bulundu.

Prof. Dr. Ekrem Aktaş, mantarın deride, tırnaktave mukoza bölgesinde hastalık yapabilen bir canlı olduğunu belirtti. Havada, suda ve toprakta binlerce çeşit mantar bulunduğunu ve bu mantarların havanın ısınmasıyla birlikte harekete geçtiğini kaydeden Aktaş, mantarın yayılmasında iklim koşullarının büyük etkisi bulunduğunu söyledi.

Hava sıcaklığının artması ile nemli ortamın mantarın üremesine ve çabuk yayılmasına neden olduğunu ifade eden Prof. Dr. Aktaş, şunları söyledi:
“İklim koşulları mantar hastalığı için belirleyici etkendir. Havaların ısınması ve artan nemlilik oranı mantarın üremesine ve çabukyayılmasına zemin hazırlar. İnsan ve hayvanlarda sıklıkla görülmeye başlar. İnsan daha sık terlemeye başladığı ve vücudun asit yapısı bozulduğu için mantar, deride kendine daha kolay yer bulur. Özellikle ayak ve kasık bölgelerinde yoğun görülür.”

İnsan vücudunda çoğunlukla sütlü kahve renginde beliren ve zamanla kepeklenerek dökülmeye başlayan mantarların, bulaşıcı olduğunun unutulmaması gerektiğine işaret eden Aktaş, “Kaşıntıyla görülen hastalık sosyal yaşamı olumsuz etkilediğinden önemsenmesi gereken bir hastalıktır” dedi.

Prof. Dr. Aktaş, mantardan korunmak için sık sık banyo ve duş yapmak gerektiğine dikkat çekerek, özellikle ayak parmaklarının çok iyi kurulanması gerektiğine işaret etti. http://www.msxlabs.org/forum/images/...msn_tongue.gif

Yaso 09-20-2009 18:02

Organizmada kendisine karşı özgün antikor oluşturan maddeye antijen denir. Bu antijen, allerjik bir sendrom geliştirirse, o zaman antijene allerjen adı verilmektedir.
Çeşitli allerjik sendromu geliştiren çeşitli allerjenleri sıralama ve sınıflandırmakta, genel olarak daha çok havayolu ile vücuda girenlerde şu yolu seçebiliriz.

1. POLENLER:
Bir polenin allerjik reaksiyonlara sebep olabilmesi için şu özellikleri olmalıdır.
* Çevrede geniş bir alanı kaplamalı,
* Konsantrasyonu çok olmalı,
* Çapları 35 mikrondan küçük, kuru, kuru ve yuvarlak biçimde olmalı,
* Ayrıca rüzgarla uzak mesafeye taşınabilmeli, böceklerle taşınmalı
* Antijenik gücü olmalı Genel olarak polenler günün erken saatlerinde atmosfere yayılırlar (Saat 04.00-08.00 arası). Bu yayılışta meteorolojik şartlar da rol oynar. Yağmur, polenlerin hem sayısı, hem antijenik gücünü artırır. Arkasından gelen açık ve güneşli hava, polen taşıyan keseciklerin açılıp içindekilerinin atmosfere yayılmasını sağlar; sis, havadaki polenlerin yayılmasını önler.

2. MANTAR SPORLARI:
Mantarların klorofilsiz oluşu bunların diğer bitki, yosun v.s. üzerinde asalak olarak yaşamalarını mecburi kılar. Genellikle orta ısıda ve bol rutubetli yerlerde, canlı cansız bitki, hayvan artıkları ve toprak üzerinde gelişirler, en hızlı çoğalan varlıklardır. Tanımlanmaları ve mevsimlere göre bulunmaları tıpkı polenlerinkine benzer. Bunlarında kesin bir mevsimsel periyodu olmamakla birlikte ilkbaharda ortaya çıkar. Sıcakların artmasıyla çoğalırlar. İlk soğuklarla kaybolurlar.

3. EV TOZLARI:
Aeroallerjenler içinde en önemli yeri alır.
Çok çeşitli maddeler ihtiva eder.
* Mineral orijinli: Muhtelif tuzlar, kireçli maddeler, kumlar, kireç maddeleri, çamur, yapı malzemesi artıkları v.s.
* Bitkisel olarak otlar, pamuk elyafı, küfler, hayvan tüy, saç, kıl, böcek parçaları, akarcıklar, mikroplar vs. En önemli olanı mite denilen akarien pyroplyfidesdir. Mite'lerin 2000'e varan çeşitleri vardır. İçlerinde 2 tipi en önemlileridir: Dermatofagoides pyterosinus (Avrupa ev tozu), Dermatofagoides farinae (Amerika ev tozu)

4. HAYVAN ORİJİNLİ AEROALLERJENLER:
Memeli hayvan türleri içinde en başta geleni kedi tüyüdür. İlk olarak 1864 yılında Saller tarafından bildirilmiştir. Goodale kısa bir süre sonra deri testleri ile bu aşırı duyarlılığı ortaya koymuştur. 50 yılkadar evvel kedi, köpek gibi hayvanlara ait allerji vakaları daha çok köy kır çevresinde görülürken, şimdi şehirlerde, evde beslenen hayvan sayısındaki artış yüzünden oran yükselmektedir. Bu grup hayvanlara alleji gelişmesi için 6 ay ile 4 yıllık bir temas süresine gerek vardır.

Bilinmesi gereken bir hususta hayvanın ortamı terk etmesinden aylar sonra dahi allerjenlerin etkileri devam etmektedir.
KEDİ: Kedilerin tüyü kadar tükrükleri de etkilidir. Tedavide hayvanın çevreden uzak tutulması en basit ve doğru yol ise de kedi sayısındaki artış, bu hususun kolayca gerçekleşmesini önlemektedir.
KÖPEK: Kedi tüyü kadar önemli değildir. Gene de solunum yolu allerjilerine sebep olabilir. Kedi tüyleri gibi etkileri terkettikleri mahalde uzun süre devam eder.
AT: Bir zamanlar at kılına allerji sıkça rastlanırdı. Motorize çağda bu olay nadiren ata binen veya ata bakanlarda gelişmektedir. Burada indirekt temasla etkili olmaktadır. Evikisyon metodu en önemli ise de seyis, jokey gibi meslekte olanları, yapılan immunoterapi çok iyi sonuçlar vermektedir.
Diğer memeli hayvanlar, sığır, inek, tavşan, deve, maymun, keçi ve koyun tüyü çok allerjikdir.
KUŞ: Kuş tüyü allerjilerinin bir zaman çok önemli olduğu sanılıyordu. Ancak sonradan bu aşırı duyarlılıkta daha çok akar ve küflerin etkili olduğu saptanmıştır. Kuş tüylerine ait olan allerjenik vasıf tüyler eskidikçe kaybolmaktadır. Yoğun kuş kalabalığı olan yerlerde saf kuş tüyü allerjisinin gelişme olasılığı artar. Bu ihtimal kuş yetiştiricilerinde sıktır

Yaso 09-20-2009 18:02

Findigin Faydalari

Günlük dengeli beslenmede hayati bir besin ve katkı maddesi olan fındığın, sağlık açısından pek çok olumlu etkisi bulunuyor. Her gün sadece 25-30 gr fındık yemek, günlük E vitamini ihtiyacının yüzde 100'ünü karşılıyor. Oleik asit çoğunlukta olmak üzere yağ, protein, karbonhidrat, E vitamini başta olmak üzere çeşitli vitaminler, mineraller, diyabetik lifler, fitosterol (beta- sitosterol) ve anitoksidant fenoliklerin özel bileşimleri nedeniyle, insan beslenmesi ve sağlığı açısından fındık, kuruyemiş çeşitleri arasında önemli bir konuma sahip bulunuyor.


Fındığın besleyici ve duyumsal özellikleri onu, gıda ürünleri için benzersiz ve ideal bir malzeme haline getiriyor. Yüzde 60.5 oranında yağ içerdiği için fındık, iyi bir enerji kaynağı olma özelliği taşıyor. Birçok araştırmacı, fındık tüketiminin insan beslenmesi üzerine olumlu etkileri olduğunu söylüyor. Bu etkiler, tekli ve çoklu doymamış yağ asidi (yüzde 82.8 oleik ve yüzde 8.9 linoleik) bakımından zengin olan fındık lipitlerinin yağlı asit profiliyle ilgili olabilir.

Yapılan araştırmalar gösteriyor ki, doymuş yağ oranının düşük ve tekli doymamış yağ oranının (MUFA) yüksek olduğu beslenme çeşitleri, kan lipiti düzeyinin kontrolünde etkili oluyor; benzer bir sonuç, koroner kalp rahatsızlığı (CHD) riskinde de olumlu bir etken olabiliyor. Ayrıca, fındık yağında yüksek oranda bulunan tekli doymamış yağ oranıyla zenginleştirilmiş beslenme çeşitleri; CHD vakalarının azlığı, tansiyon düşüklüğü, toplam kolesterol dengesinde düşüklük, lipoprotein yoğunluğunun (LDL) azaltımı veya tersinin çoğaltımı ve kan trigliserin değerinin düşmesi gibi benzer, olumlu etkiler oluşturuyor.

E vitamini açısından bitkisel yağlardan sonra fındık, en iyi ikinci kaynak. E vitamini, çözülebilir bir lipit fenolik antioksidan. Fenoliklerin antioksidan aktiviteleri, hidrojen atomlarını bağımsız köklere dönüştürme özelliğinden kaynaklanıyor. Bu bileşimler bağımsız kökler oluşturabileceği için, diyabetik hastalarda, kanser ve atherosclerosis önlemede potansiyelleri olduğuna inanılıyor. E vitamininin antioksidan görevi ve koroner kalp rahatsızlığı ve kanserle olan ilişkisinden dolayı, fındık ve fındık ürünlerini de içeren doğal gıda maddelerine tüketici ve sanayi tarafından olan ilgi artıyor. Her gün sadece 25-30 gr fındık yemek, günlük E vitamini ihtiyacının yüzde 100'ünü karşılıyor.

Son zamanlarda yapılan araştırmalar gösteriyor ki, fındıkta bol miktarda bulunan beta-sitosterol maddesi, kolesterolü düşürmede ve kanser (kolon, prostat, göğüs) gibi pek çok hastalığı önlemede önemli bir rol oynayabiliyor. Bu husus, tümör büyümesini engelleme ve apoptosis uyarımı içinde geçerli. Fındık ayrıca, kalsiyum, magnezyum, fosfor ve potasyum başta olmak üzere iyi bir mineral kaynağı. Tansiyonu dengelemesinin yanı sıra sodyum bakımından düşük; fakat mineraller bakımından oldukça cömert olan fındığın, kemik gelişimi ve sağlığı açısından da önemi büyük. Zira bu minerallerin sağlık açısından olumlu etkileri iyi biliniyor.

Tüm gerekli amino asitleri ve en gerekli mineralleri de içeren fındık, cystine ve methionine bakımından düşük olan baklagil kökenli gıdalarla birlikte protein kaynağı olarak kullanılabiliyor. Daha önce de belirtildiği üzere fındık, doğal antioksidanlar bakımından iyi bir kaynak. Bu, fındığın ve fındık mamullerinin nutraceutical potansiyelini işaret ediyor.
Sonuç olarak, fındık, günlük dengeli beslenmede hayati bir besin ve katkı maddesi, kalp sağlığı açısından da en faydalı nutraceutical madde. Unutmayın; günde bir avuç fındık yemek, sizi birçok hastalıktan koruyabilir

Yaso 09-20-2009 18:02



Beslenme piramidi 5 ana besin grubunu içerir. Piramit en altta yer alan ve sıklıkla tüketilmesi gereken karbonhidratlarla başlar ve daha az tüketilmesi gereken gıdalara doğru gider. Bu besin grupları karbonhidratlar, mineraller, proteinler, yağ ve şekerdir.Beslenme piramidi gıdaların doğru seçimi için rehberiniz olmalıdır.



Karbonhidratlar:Alt grupta yer alan ve sıklıkla tüketilmesi gereken gıdalardır. Karbonhidratlar pirinç, bulgur, makarna gibi tahıllardır.

Mineraller: Sağlıklı yaşam için gereklidir. Mineraller (kalsiyum, bakır, iyot, demir, çinko vb.) sebze ve meyvelerde bulunur, hücre korunması ve sağlıklı diş, kemik, cilt yapısı için önemlidir. Mineraller ayrıca kalp ritmi, kan basıncı, vücuttaki sıvı dengesi gibi daha birçok düzenleyici fonksiyonlarda rol oynar.
http://www.bilkent.edu.tr/~bilheal/a...ne03/sebze.jpg




Proteinler: Vücudun en etkili kalori yakıcı bölümü olan kas dokusunu güçlendirmek açısından çok önemlidir. Protein ette, süt ürünlerinde ve daha az olarak hububat ürünlerinde bulunmaktadır.



Yağ-şeker: Yağ ve şeker, çok az tüketilmesi gereken gıdalardır fakat A, D, E ve K vitaminleri gibi vücudumuz için önemli vitaminleri taşıma görevi yaptıklarından dolayı sağlığımız için yenilmesi de çok önemlidir. Sıvı ve katı yağlar, şeker ve tatlılar bu grupta yer alır.

Yemek yeme alışkanlığımız zihinsel ve bedensel faaliyetlerimizi etkileyen unsurlardan biridir. Sağlıksız beslenme düşünme ve kavrama yeteneğinin azalmasına ve hafıza kayıplarına neden olur. Günde 8 saat uyuduğunuz halde kendinizi yorgun hissediyor, bedensel, zihinsel faaliyetlerinizde çabuk yoruluyor, hafıza ve düşüncenizde azalma görüyorsanız mutlaka yemek yeme alışkanlığınızı gözden geçirin ve aşağıdaki önerilerimize bir göz atın.

Yaso 09-20-2009 18:08

  • Sağlık Kültür Spor Daire Başkanlığı.
2547 sayılı Yüksek Öğretim Kanununun 46. ve 47. maddeleri uyarınca kurulan Sağlık Kültür ve Spor Daire Başkanlığı , Yüksek Öğretim Kurulu’nun yapacağı plan ve programlar gereğince, öğrencilerin beden ve ruh sağlığının korunması , beslenme , barınma , çalışma , dinlenme ve boş zamanlarını değerlendirme gibi sosyal ihtiyaçlarını karşılama ve bu amaçla bütçe imkanları nispetinde okuma salonları, yataklı sağlık merkezleri , öğrenci kantin ve yemekhaneleri açmak , toplantı , tiyatro ve sinema salonları , spor salon ve sahaları , kamp yerleri sağlamakla ve bunlardan öğrencilerin en iyi şekilde yararlanmaları için gerekli önlemleri almakla görevlidir.
  • Bu amaçla ; Üniversitemizin kurulduğu tarih olan 1982 yılında hizmete giren Sağlık Kültür ve Spor Daire Başkanlığı hizmet verdiği kesimin bütünü için bir Sağlık Kuruluşu , öğrencilerin sosyal , kültürel , danışma ve rehberlik ile spor ihtiyaçlarını karşılayan bir hizmet , aynı zamanda eğitim ve öğretimin desteklenmesi amacıyla bu alanda uygulama ve araştırmaların yapıldığı bir uygulama dairesidir.
  • Daire Başkanlığımız Rektör tarafından görevlendirilen bir Rektör Yardımcısına bağlı olarak çalışmalarını sürdürmektedir.
Dairede yürütülen başlıca hizmetler şu şekildedir:
A)Sağlık Hizmetleri
B)Beslenme Hizmetleri
C)Sosyal Hizmetler
D)Kültürel Hizmetler
E)Spor Hizmetleri
Sağlık Kültür ve Spor Daire Başkanlığı 1997-1998 öğretim yılı başında Rektörlük Kampüsü içerisinde yeni yapılan modern teknolojik araçlarla donatılan binasında hizmet vermeye başlamıştır

Yaso 09-20-2009 18:08

GÖZ TANSİYONU

Kısaca Göz içi basıncının ( GİB ) yüksek olmasına bağlı olarak, atardamar kanının gözün retina ( ağtabaka ) hücrelerini besleyememesi ve bunun sonucunda bu hücrelerin giderek ölmesi durumudur !
Kaç tip Göz Tansiyonu vardır ?Kısaca : - Açık Açılı Glokom - Açı kapanması Glokomu - Sekonder ( İkincil ) Glokom - Konjenital ( Doğuştan ) Glokom ' dan bahsedebiliriz.
Ama Göz Tansiyonunun % 90 ' ı Açık Açılı Glokom' ( AAG )dur ve AAG çok sinsi bir hastalıktır ! yani : - AAG' li bir göz dışardan tamamiyle normal görünür ! -AAG' li bir gözün anlaşılabilmesi içinmutlaka Göz Tansiyonu' nun ölçülmesi gerekir ! - Bu nedenle hiç bir göz şikayeti olmayan 35 yaş üstündeki herkesin senede bir kez Göz tansiyonunu ölçtürmesi gerekir ! Çünkü ilerde kaybolan görme geri gelmez, Göz Doktorunuz ancak kalan görmenizi korumanıza yardımcı olabilir !
Kimler Risk Altında ?
- 45 yaşın üstünde olup düzenli olarak doktora gitmeyenler- Stres altındakiler- Şeker Hastaları- Hipertansiyon Hastaları- Ailesinde Glokomu olan kişiler - Sigara kullananlar- Miyop Hastalar ( özellikle 3.00 D. nin üzerinde olanlar ) - Düzenli şekilde kortizon türevi hormon kullananlar- Gözüne darbe almış kişiler- Siyah ırktan olanlar
Teşhis :
1- Göz Tansiyonunun Ölçülmesi2- Göz Dibi Muayenesi3- Görme Alanı4- Görme Siniri Liflerinin Muayeneleri ile olur.
Tedavi:
1- İlaç tedavisi : Çok yüksek olmayan Glokom olgularında genelde göz damla tedavisi yeterli olmaktadır; Bazen 1 bazen 2 tip damla hastalığın zararlarını önleyebilmektedir. Burada bilinmesi gereken Glokom' un Diabet gibi ömür boyu devam eden bir hastalık olduğu için ilaçlara ara vermeden kullanılması gerektiğidir.
2- Laser Tedavisi : Bazı olgularda çok iyi sonuç vermektedir.
3- Cerrahi Tedavi : Yukardaki tedavi çeşitlerine cevap vermeyen hastalarda en son ama vakit geçirilmeden mutlaka başvurulması gerekir.

Yaso 09-20-2009 18:08

HIV İnfeksiyonu Nasıl Bulaşır?

Virüs hasta bir kişiden sağlıklı bir kişiye virus içeren vücut sıvılarının temasıyla geçer. Bulaşmadan sorumlu en önemli vücut sıvıları kan, semen, vajinal salgılar ve anne sütüdür. İdrar, ter, tükrük, gözyaşı ve dışkı yoluyla bulaşma rüskü oldukça düşüktür.

Üç ana bulaşma yolu vardır:

·Cinsel yol : HIV en sık korunmasız vajinal veya anal cinsel temas yoluyla bulaşır. Risk açısından erkek daha fazla bulaştırıcıdır. Virüsün yayılmasında korunmasız anal ilişki çok yüksek risk taşır. Ağız içi ve çevresinde kesi, yara veya kanamalı dişetleri yoksa, oral seks nispeten çok düşük risk taşır. Oral - anal seks ve karşılıklı mastürbasyon da düşük risk taşır. Cinsel yolla geçen diğer hastalıklara bağlı genital bölgedeki yaralar, HIV bulaşmasında önemli rol oynar.

Oral Seksle HIV Bulaşabilir mi?
Oral seksteHIV’in bulaşma riski, korunmasız vajinal veya anal cinsel temasa göre çok daha düşüktür. Bulaşma riskini azaltmak için oral seksten 2 saat önce ve sonra diş fırçalamaktan kaçınmak gerekir. Oral seks yapılacaksa mutlaka kondomla yapılmalıdır. Kondomlarda risksiz değildir. Fakat bulaşmayı önemli ölçüde azaltır.

Riski artıran durumlar :
· Ağız ve boğazda veya ağzın etrafında yara ve uçukların bulunması,
· Ağız içine ejakülasyon


·Kan yolu : Önemli bulaşma yollarından biri olmasına karşın, kan merkezlerinde vericilerin kanlarında HIV kontrolü yapıldığından, bu yolla bulaşma önemli ölçüde engellenir. Damar yoluyla ilaç bağımlısı olanlarda enjektörlerin ortak kullanımı bulaşma açısından çok yüksek risk taşır. Özellikle sağlık çalışanlarına bulaşma şekillerinden biri, virüsle bulaşık iğne veya cerrahi aletlerinin deri bütünlüğünü bozacak şekilde temas etmesidir. Bu şekilde bir temasla HIV’nün bulaşma riski yüzde 0.3’dür.

·Vertikal yol (infekte anneden bebeğe geçiş) : Anneden bebeğe geçiş sıklıkla doğum sırasında ve emzirmeyle olur. İnfekte annelerden bebeğe geçiş sıklığı yüzde 25 - 35 sıklığındadır. Gebelik sırasında annenin virüse etkili ilaçları alması, bebeğe bulaşmayı önemli ölçüde azaltır.


HIV İnfeksiyonun Tanısı Nasıl Koyulur?
Tanı, bulaşmadan 1 - 3 ay sonra kanda beliren virüse karşı antikorların (anti-HIV) saptanmasıyla koyulur. Bu antikorların kanda saptanabilecek düzeylere gelmesi nadiren 6 ay kadar gecikebilir. Eğer bir bulaşma şüphesi varsa (cinsel temas, bulaşık kanla temas, vb.) ve testler 6. ayda da negatif olarak bulunmuşsa, testleri tekrarlamak gereksizdir. Kişi negatif olarak kabul edilmelidir.
HIV enfeksiyonunda iki farklı test (ELISA ve Western Blot) kullanılır. ELISA ile virüse karşı oluşan antikorların varlığı saptanır. Western Blot testiyle de ELISA testinin doğrulaması yapılır. Erken dönemde her iki test de negatif bulunabilir. Bu durumda kuşku çok fazlaysa, kanda doğrudan HIV’nün kendisi aranır.
Hasta anneden doğan bebekler anneden aldıkları antikorları (anti-HIV) 15 aya kadar taşırlar. Sadece antikorların pozitif bulunmasıyla bebeğinde hasta olduğu söylenemez. Bebekte bulaşmanın varlığı doğrudan HIV’ünün gösterilmesi ile belirlenir


HIV İnfeksiyonuyla Diğer Cinsel Yolla Bulaşan Hastalıklar (CYBH) Arasında Bir İlişki Var mı?
CYBH olanlarda HIV bulaşma riski 3 - 5 kat daha fazladır. Bunun nedeni, bu kişilerde riskli davranışların fazla olması ve CYBH’a bağlı genital bölgede HIV bulaşmasını kolaylaştıran, deri bütünlüğünü bozan ülser ve yaraların bulunmasıdır
HIV Testi Pozitif Çıktığında Ne Yapılması Gerekir?
HIV testi ELİSA ile pozitif bulunduktan ve WESTERN BLOT testiyle doğrulandıktan sonra yapılması gerekenler:
· Bu durumu cinsel olarak birlikte olduğunuz kişilere açıklayın ve onların da testlerinin yapılmasını sağlayın.
· HIV enfekte hastaların takip edildiği bir sağlık kuruluşuna veya hastanelerin Enfeksiyon Hastalıkları bölümlerine zaman geçirmeksizin başvurun.
· Erken başlanacak bir tedavinin AİDS evresine gidişi yavaşlatacağını ve yaşam süresini uzatacağını bilin.
· Kan bağışında bulunmayın.
· Diş fırçası ve traş bıçaklarını başkalarıyla birlikte ortak kullanmayın




HIV Testlerinin Güvenilirliği Nasıldır?
Testlerin doğruluk oranı yaklaşık yüzde 99’dur. ELİSA testi ve tekrarı pozitif çıktıktan sonra yapılacak WESTERN BLOT doğrulama testi de pozitif ise tanıdan kuşku yoktur.

Aşağıda belirtilen kişilerin HIV testi yaptırmaları önerilir:
· HIV enfeksiyonu için riskli kişiler,
· Korunmasız seks yapan kişiler,
· Gebe kadınlar,
· Gebe kalmayı planlayan kadınlar,
· Cinsel yolla bulaşan hastalık tanısı alanlar,
· Damar yoluyla uyuşturucu kullananlar,
· Tüberküloz ve fırsatçı enfeksiyon tanısı alanlar,
· 1985 yılından önce kan transfüzyonu yapılmış olanlar,



Oral Seksle HIV Bulaşabilir mi?
Oral seksteHIV’in bulaşma riski, korunmasız vajinal veya anal cinsel temasa göre çok daha düşüktür. Bulaşma riskini azaltmak için oral seksten 2 saat önce ve sonra diş fırçalamaktan kaçınmak gerekir. Oral seks yapılacaksa mutlaka kondomla yapılmalıdır. Kondomlarda risksiz değildir. Fakat bulaşmayı önemli ölçüde azaltır.


HIV’nün Bulaşmasında Değişik Riskler Nelerdir?

Değişik etkinliklerdeki HIV bulaşmasına ait riskler şu şekildedir:
Çok düşük risk (Bu etkinliklere bağlı HIV’nün bulaştığına dair olgu bildirimi yok)
· Masturbasyon
· Masaj
· Erotik masaj
· Öpüşme
· Kondomla oral seks

Düşük risk (Bu etkinliklere bağlı olgu bildirimleri var)
· Uzun süreli öpüşme
· Oral seks
· Kondomla vajinal seks
· Kondomla anal seks

Yüksek risk
· Kondomsuz vajinal seks
· Kondomsuz anal seks





Riski artıran durumlar :
· Ağız ve boğazda veya ağzın etrafında yara ve uçukların bulunması,
· Ağız içine ejakülasyon


HIV’nün Genellikle Bulaşmadığı Durumlar Neler?
· Günlük ilişkiler
· Tokalaşma, kucaklaşma
· Sosyal öpüşme
· Telefonlar
· Böcek, sinek ve sivrisinek ısırmaları
· Bardak, fincan ve yemek araç - gereçlerinin ortak kullanımı
· Tuvaletler
· Hamam ve saunalar
· Ortak kullanılan elbiseler
· Havlular
· Yüzme havuzları
· Hapşırma ve öksürük
· İnfekte kişinin idrarı ve teri



Kondomlar Bulaşmayı Mutlaka Önler mi?

Bulaşmayı önleme açısından kondomların etkinliği yüzde 98 - 100’dür. Fakat yırtılma ve çıkma riski her zaman sözkonusu olduğu unutulmamalıdır. Kondom vajinal, anal ve oral sekste kullanılmalıdır


Tükrük Bulaşmada Rol Oynar mı?
İnfekte bir kişinin tükrüğünde HIV bulunabilmesine karşın, tükrükte bulunan bazı maddelerin virüsün çoğalmasını engellediğinden dolayı, bu, bugün için bulaştırıcı olarak kabul edilmez. Hastalığın erken ve geç evrelerinde tüm vücut sıvılarında virüs yükünün arttığı, ağız içinde ve çevresinde çatlak ve yaraları her zaman farkedemediğimiz unutulmamalıdır. Uzun öpüşmeler bulaşma açısından çok düşük riskli bir aktivite olarak kabul edilir.


Tedavi
Son 10 yılda gerek hastalığın kendisini, gerekse ortaya çıkan fırsatçı enfeksiyon ve malinitelerin tedavisinde büyük ilerlemeler olmuştur. Bu ilerlemelerin sonucunda HIV enfeksiyonlu ve AİDS’li hastaların yaşam süreleri önemli ölçüde ilerlemiştir. İlk olarak virüsün çoğalmasını sağlayan enzimin (revers transkriptaz) çalışmasını durduran ilaçlar (zidovudine, zalcitabine, dideoxyinosine, stavudine, lamivudine) kullanıma girmiştir. Bu ilaçlar virüsün çoğalmasını engelleyerek, yayılımını durdurarak, fırsatçı enfeksiyonların ortaya çıkışını geciktirmişlerdir. Burada unutulmaması gereken bir nokta, bu ilaçlar virüsün başka kişilere bulaşmasını engellemezler.
Takiben etkilerini enzim inhibisyonundan farklı bir yolla gösteren Non-Nükleozid Revers Transkriptaz İnhibitörleri (delvaridine, nevirapine) ve virüsün yaşam döngüsünde geç evrelerde çoğalmasını durduran Proteaz İnhibitörleri (ritonavir, saquinivir, indinavir, nelfinavir) kullanılmaya başlanmıştır. Virüs tüm bu ilaçlara direnç geliştirdiğinden, bugün artık tedavi virüse etkili 2 veya 3 ilacı birlikte kullanarak yapılır. Bu tür tedavilere “İleri Derecede Aktif Antiretroviral Tedavi (HAART)” adı verilir. Tedavilerin oldukça pahalı olmasının yanısıra, önemli yan etkileri de vardır. Bununla birlikte her geçen gün virüse etkisi, bir önceki ilaçtan daha iyi ve yan etkileri daha az ilaçlar kullanıma sunulur.

HIV’le infekte bir kişi (HIV pozitif veya taşıyıcı) aşağıdaki basit kurallara dikkat ederek uzun yıllar sağlıklı bir şekilde yaşayabilir:

· Düzenli egzersiz yapmak,
· Düzenli olarak bir sağlık kuruluşu tarafından takip edilmek,
· Tedavi ve fırsatçı enfeksiyonlardan korunma amacıyla önerilen ilaçları düzenli olarak kullanmak,
· Sigara alışkanlığını bırakmak,
· Uyku ve istirahatine dikkat etmek,
· Diyetine dikkat etmek,

Cinsel yolla bulaşan hastalıkların bulaşma riskini en aza indirecek şekilde yapılan sekstir. Güvenli seks için ana prensipler vücut sıvılarını diğer bir kişiye bulaştıracak herhangi bir davranıştan uzak durmak ve öncelikle tek eşlilik veya sadece sizinle birlikte olan tek bir partnerle birliktelikdir. Günübirlik ilişkilerde veya partnerinizin HIV testlerinin sonuçlarını öğrenene kadar kondom kullanımı mutlaka gereklidir. HIV bulaşmasını engellemek için kullanılan kondomlar tüm cinsel yolla bulaşan hastalıkları da engelerler. Aşırı alkol ve uyuşturucu kullanımının cinsel davranışlarınızda alışkanlıklarınızı değiştirebileceğini ve korunmasız sekse yol açabileceğini aklınızdan çıkarmamanız gerekir.

Yaso 09-20-2009 18:08

Nar Suyu

Nar, geçtiğimiz yıl kalp krizine iyi geldiği için yok sattı ve fiyatı ikiye katlandı. Bu meyve, özellikle içerdiği antioksidanlar sayesinde bağışıklık sistemini güçlendirerek insanı pek çok hastalıktan koruyor.


İçerdiği bazı maddeler sayesinde kolesterol ve şekeri de dengeleyen nar, kalp sağlığını koruduğu gibi, kanser hücrelerinin de gelişmesini engellemektedir.

İçerdiği bazı maddeler sayesinde kolesterol ve şekeri de dengeleyen nar, kalp sağlığını koruduğu gibi, kanser hücrelerinin de gelişmesini engellemektedir. Nar tanelerinden ziyade, tüm meyveden üretilen nar suyunun kırmızı şarap ve yeşil çaya nazaran üç kat daha güçlü antioksidan etkiye sahip olduğu bulunmuştur.

Meyve kabuğu alkaloit, tanen ve glikozitler içerir. İshal kesici ve kurt düşürücü özelliği vardır. Kanlı ishalde kullanılır. Meyve kabuğu ekstresinin güçlü virüs ve mikrop öldürücü özelliği de vardır. Cilt üzerinde enfeksiyon ve yara iyileştirici etki de gösterir. Meyve kabuğu tanenlerinin antioksidan ve anti-tümör etkileri de bilinmektedir.

Yapılan araştırmalara göre narda, serbest radikallere karşı güçlü etkisi olan çeşitli vitaminler, mineraller, enzimler, antioksidanlar var. Serbest radikallerle en iyi mücadele yolu bu antioksidanları tanımak ve dışarıdan doğru besinleri seçerek bunların etkinliğini en üst düzeyde tutmaktır.

Bugün için bilinen en güçlü antioksidanlar; C ve E vitaminleri, glutatyon, lutein, N-Acetylcystein, keratonoidler, flavonoidler, koenzim Q-10, alfa lipoik asit ve selenyumdur. Nar suyu da doğal antioksidanlardan biridir. Nar ayrıca diğer bir antioksidan vitamin olan C vitamini yönünden de zengindir. Vücudumuz için önemli mineraller olan demir ve potasyum içeriğine sahip bir meyvedir.

Narın mikro besin içeriğine bağlı, vücudu ve kalbi kuvvetlendirme, ishali kesme, şerit düşürme, burun poliplerine faydalı olma gibi yararları bulunduğu bazı çalışmalarla ortaya konulmuştur. Narın idrar söktürücü, kan yapıcı, enerji verici ve tansiyon düşürücü özelliği de vardır.

Yaso 09-20-2009 18:08

Fast food beyin sağlığını bozuyor


'Zihin Sağlığı Vakfı'nın araştırmasına göre, yararlı yağların, vitamin ve minerallerin eksik alınması ile fast food tarzı beslenme, 'depresyon, Alzheimer ve şizofreniye' neden oluyor



http://www.milliyet.com.tr/content/s...esim/sag56.jpg

İNGİLTERE'DE yapılan bir araştırma, son zamanlarda halkın beslenme tarzındaki değişikliklerin zihin sağlığı üzerinde olumsuz sonuçlara yol açtığını gösterdi. 'Sustain' adlı örgüt ile Zihin Sağlığı Vakfı'nca desteklenen araştırmanın sonuçlarına göre, fast food tarzı beslenme ile yararlı yağların, vitamin ve minerallerin eksikliği 'depresyon, Alzheimer ve şizofreni' ile doğrudan ilişkili. Araştırmacılardan Courtney Van de Weyer, "Vücudu iyi beslemek, zihni de iyi beslemek anlamına geliyor" dedi.

ARAŞTIRMAYA göre, yemlerde kullanılan katkı maddeleri ve tarım ilaçları, hayvan organizmasında değişikliğe yol açıyor. Bu nedenle de insanlar, omega 6 adlı yağ asidini, omega 3'ten çok daha fazla tüketir hale geliyor. Bu dengesizliğe vitamin ve mineral eksikliği de eklenince, depresyon ve hafıza sorunları ortaya çıkıyor. Araştırma raporunda, beslenme tarzında aminoasitlere, özellikle de balık tüketimine daha fazla yer verilmesi gerektiği belirtiliyor.

Beyne faydalı yiyecekler:

Sebzeler (Lifli olanlar)
Tohumlar ve fındık
Meyve
Buğday, kepek
Organik yumurta
Organik olarak yetiştirilen ya da vahşi olarak avlanan balıklar (Özellikle yağlı olanlar)

Beyne zararlı yiyecekler:
Kızartılmış fast food yiyecekler
Rafine edilmiş ve işlenmiş besinler
Alkol
Şeker
Çay ve Kahve
Besinlere konulan bazı ek maddeler
Tarım ilacı içeren besinler

Yaso 09-20-2009 18:09

MERCEK TİPLERİ


Görme bozukluklarının düzeltilmesinde çeşitli mercek tipleri kullanılır:
Miyop bir gözün ön-arka çapı normalden uzun olduğundan, göz merceği belirli bir uzaklığın ötesindeki nesneleri ağ tabakada odaklayamaz.
Hipermetroplarda ise gözün ön-arka çapı normalden kısadır. Göz merceği yakındaki nesnelerin görüntülerini ağtabakanın üzerine düşürecek kadar eğriliğini değiştiremez. Böylece, görüntü ağ tabakanın arkasında oluşur. Yakınsak mercekle, kırılma derecesi artan ışınların toplanacağı odak uzaklığı kısalır ve görüntü ağ tabakanın üzerine düşer. Saydamtabaka eğriliğinin düzensizliğine bağlı bir görme kusuru olan astigmatlığın düzeltilmesinde silindirik mercekler kullanılır.
Astigmatlıkta,saydam tabaka üzerinde birbirini dik olarak kestiği varsayılan iki eksenin eğriliği birbirinden farklıdır. Böylelikle paralel iki ışık demeti, merceğin odağında bir nokta değil, çizgi oluşturur. Bu ise görüntünün bozulmasına yol açar. Silindirik mercekler bu iki eksende eğrilik farkını, her eksen için farklı güçte kırarak ortadan kaldırır.
Bazı durumlarda, merceklerin güneş gözlüğü işlevi de görerek göze gelen ışınları süzmesi istenir. Bu amaca uygun çeşitli renkli mercekler vardır. Bunlar, ışık tayfının bütün dalga boylarını belirli ölçüde emerek ışık şiddetini azaltabilir. Tayftaki ışınların bir bölümünü geçirmeyen renkli mercekler de vardır. Bazı mercekler ise morötesi ışınları emer. Kayakçılar, morötesi ışınların zararlı etkisini önlemek için bu mercekleri kullanırlar.

Yaso 09-20-2009 18:09

Dünyanin en ölümcül 9 hastaligi
Dünya Sağlık Örgütü'nün (WHO) hazırladığı raporlarda yıllık ölüm oranı en yüksek hastalıkların başında, 4.4 milyon ölümle akut solunum yolu enfeksiyonları geliyor. Bunu 3.1 milyon ölümle kolera, tifo, dizanteri gibi diyare hastalıkları izliyor. Üçüncü sırada ise 3.1 milyon ölümle verem geliyor.WHO'nun patlak veren salgınlarla ilgili haber teşkilatı, dünya genelinde tehdit unsuru olağandışı salgınlar konusunda uyarılarda bulunuyor. Bunlardan önemlilerini inceleyelim.Gabon ve Kongo Cumhuriyeti'nde Ebola virüsü salgını yaşandı. Öncekinde 26 vaka ve 23 ölüm yaşanmışken, sonraki salgında 16 vaka ve 11 ölüm görüldü. Şubatta, Hindistan köylerinde veba baş gösterdi. Gabon'daki ebola vakalarının sayısı 57'ye ulaştı.

Mart ayıyla ilgili haberlerde, Malawii'de koleranın patlak verdiği ve 609 kişinin öldüğü belirtildi. Nisan ayında Yunan otoriteleri, akut solunum yolu hastalıkları şikayetlerinin 39'a çıktığını bildirdi. Ölüme yol açabilen bu hastalık panik yarattı. Mayısta Brezilya'da döküntülü ateş şikayetinde bulunanların sayısı 318.000'e ulaştı. Bunların 57'si hayatını kaybetti. En çok etkilenen yer Rio de Janerio oldu. Haziranda, Afganistan'da büyük bir leishmaniasis salgını yaşandı. Şark çıbanına benzeyen bu hastalık leishmania adındaki parazitten kaynaklanıyor ve yüz bölgesinde ülserleşmeye neden oluyor. El Salvador'da döküntülü ateş vakalarının sayısı temmuz ayında üst noktaya ulaştı. Madagaskar'da yaşanan grip salgınında 156 kişi öldü.

Farklı ülkelerdeki ölümcül hastalıkların büyük bir bölümü, aslında önlenebilen cinsten. Ancak, gelişmekte olan ülkelerde çocukları pençesine alıyor. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından belirlenen sıralamada, bir yılda hastalıktan ölen kişi sayısı şöyle:

1- Akut solunum yolu enfeksiyonu - 4,4 milyon kişi

2- Diyare hastalıkları (kolera, tifo, dizanteri) - 3,1 milyon kişi

3- Tüberküloz - 3,1 milyon kişi

4- Hepatit B - 1,1 milyon kişi

5- HIV/AIDS - 1 milyon kişi

6- Kızamık - 1 milyon kişi

7- Doğumda tetanos - 460.000

8- Boğmaca öksürüğü - 350.000

9- Bağırsak kurtları - 135.000"

Yaso 09-20-2009 18:14

Prostat kanserinde büyük keşif


Erkekleri, prostat kanserine eğilimli hale getiren yeni bir gen türü keşfedildi. Bu keşfin hastalıkla mücadeleye yardımcı olması bekleniyor.

İzlanda’da deCODE Genetics şirketi tarafından yürütülen bir araştırma, prostat kanseri konusunda devrim olarak nitelendirilen bir keşifle sonuçlandı. Araştırmayı yürüten bilimadamları, erkeklerde hastalığa yakalanma eğilimini arttıran karakteristik bir genetik parmakizi farketti.

İngilz Times gazetesinin haberine göre, 3 bin 430 prostat kanseri hastası ve 2 bin 675 sağlıklı insan üzerinde yürütülen araştırmada, hastalığa yakalanan Avrupalılar’ın yüzde 19’unda, Afrikalılar’ın ise yüzde 41’inde söz konusu ortak gen çeşidinin bulunduğu ortayı çıktı.

BU GENİ PEK ÇOK KİŞİ TAŞIYOR

Genel Avrupa erkek nüfusunun yüzde 13’ünün, Afrika erkek nüfusunun da şüzde 30’unun söz konusu genin bir çeşidini taşıdığı bildirildi.

Araştırma sonuçları, Afrikalı erkeklerin, Avrupalılara oranla hastalığa yakalanma riskinin 1.6, hastalıktan yaşamını yitirme riskinin de 2.4 kat daha fazla olduğunu ortaya koydu.

Yaso 09-20-2009 18:14


Diş çürükleri daha çok koyu renklenmelerle birlikte görülen oyuklar olarak algılanmaktadır. Önlenebilir bir hastalık olmasına karşın dünyada diş çürüğü deneyimi yaşamayan çok az insan vardır.
Çürükten korunmak için ne yapmalıdır?


İlk yapılması gereken şey diş hekimine gitmek ve onun önerilerine uymak olmalıdır. Aslında çürükten korunma, bir kişisel irade konusudur ve hepimizin sağlam dişler ve sağlıklı ağzın getireceği rahatlığın bilincinde olmamız gerekir.





Çürük Aşısı Var mıdır?

Hayır... Ama gazetelerde okuyoruz diyeceksiniz. Biraz önce size çürüğün çok sebebe bağlı bir hastalık olduğunu söyledik. Neye karşı, hangi etkene karşı aşı hazırlanacak? Bilim adamları yaklaşık elli yıldır bu konuda çalışmaktadırlar.

Çürüğe karşı antibiyotik var mıdır?

Çürüğü durduracak bir antibiyotik yoktur. Üstelik, antibiyotikler çocuklarda oluşum döneminde dişlerin üzerine çökelerek onları boyarlar ve gri-kahverengi, morumtırak renk almalarına neden olurlar.

yukarı

Antiseptik gargaralar kullanalım mı?

Bazı ağız ve dişeti hastalıklarında belirli bir süre için belirli dozda antiseptik gargara verilebilir; fakat şunu unutmayın ki, ağız sağlığında en etkin araç fırçadır.

Çürük oluşumuna bazı alışkanlıkların etkisi

Beslenme alışkanlıklarının çürük oluşumuna etkisi olduğu öteden beri bilinmektedir. (Örneğin sert ve lifli gıdalarla beslenen Eskimolarda çürük hemen hemen hiç görülmez.) Buna karşılık yumuşak ve yapışkan besinlerin dişler üzerine tutunmaları, plak oluşturmaları ve çürük meydana getirmeleri daha kolaydır.


Diş çürüğü nasıl ilerler?

Çürük, daima dişin yüzeyinden başlar ve ilerleyerek dentin tabakasına erişir. Dentin, mineden daha fazla organik madde içerir. Bu nedenle çürük bu tabakada daha çabuk yayılarak dentini bir burgu gibi deler; fakat, çürüğün ilerleme hızı, kişiden kişiye ve dişten dişe çok değişir.
Unutulmaması gereken bir husus da, dentinin dişin bir savunma organı olduğudur. Dentin içinde önceki bölümde tanımı yapılan kanalcıkların ucunda odontoblast denilen yapım ve onarım hücreleri bulunur ve bunlar çürük dentini tamir dokusu ile tıkayabilirler. Tıpkı kuşatılan bir kaleyi savunanların güllelerle açılan gedikleri onarmaları gibi... Kendiliğinden olan bu savunma, bazen hızla ilerleyen çürük karşısında yetersiz kalabilir.


Kimlerde daha çok çürük olur?


Şekerli ve unlu yiyeceklerle bakterilerin buluşması sonucunda çürükler oluştuğuna göre herkes için bir tehlike var demektir. Ancak beslenmelerinde karbonhidratlı ve şekerli yiyeceklerin oranı çok yüksek olanlar bir de sularında florür oranı çok düşükse çok daha fazla çürük tehlikesi altındadırlar. Bakteri plağı tarafından oluşturulan aside karşı tükürük doğal bir savunma mekanizması oluştursa da tek başına çürüğü önleyemez.Tükürük akışını ve miktarını azaltan hastalıklar ya da ilaçlar da çürük oluşumunu hızlandırmaktadırlar. Bu nedenle de dişhekimleri tükürük akışını artırdığı için şekersiz sakızları sıklıkla önerirler.


Diş çürümesi önlenebilir mi?

EVET. Sabah kahvaltısından sonra ve akş** yatmadan önce dişlerin fırçalanması ve her gün diş ipliğinin düzenli kullanılması en etkili yoldur. Yiyecek artıkları en çok dişlerin çiğneme yüzeylerindeki girintilerde ve dişlerin birbirine değdiği ara yüzeylerde biriktiği için, diş fırçaları küçük başlı seçilmelidir. Dişlerin iç yüzeyleri, dış yüzeyleri, çiğneyici yüzeyleri ve dilin üstü fırçalanmalı ve ara yüzlerde diş ipliği kullanılmalıdır. Fırçalar, orta derecede sert ya da yumuşak kıllı olmalı ve belirli aralıklarda değiştirilmelidirler. Fırça kıllarının aşınmamış olması ve bakteri taşımayacak bir şekilde muhafaza edilmesi gerekmektedir. Asla başkasının diş fırçası kullanılmamalıdır. diş fırçalama sırasında florürlü bir diş macunu kullanılarak, florürün diş çürüğünü önlemedeki rolünden yararlanılmalıdır. Florürlü macunlara yardımcı olarak aynı zamanda ağız kokusunu gidererek ferahlık ve temizlik hissi veren florürlü gargaralar da kullanılabilir

Diş plağı ve karbonhidratlı gıdalar neden çürük oluşturur?


Günümüzde bakteri plağı ile ilgili çok sayıda araştırma yapılmaktadır ve artık şekerle birlikte bakteri plağının, çürüğün baş etkenlerinden birisi olduğu anlaşılmıştır.


Bakteri plağı görülebilir mi? Evet görülebilir. Bunlar, dişlerin boyun kısmında ve iki diş arasında yer alan beyazımsı kirlerdir. (Fark edilmesini kolaylaştırmak için piyasada Disclosing Tablet veya Disclosing solution adıyla bilinen boyayıcı tablet ve eriyikler satılır.) Plak şöyle teşekkül eder:


*

Önce tükürükle protein dişe yapışır.
*
Bu proteindeki bol miktarda ağız ortamında bulunan şekerden kimyasal yolla dekstran yapar.
*
Dekstran bu protein plağına tutunur ve böylece diş plağı teşekkül eder.
*
Teşekkül eden plak artık yalnız ağız çalkalamakla giderilemez.

yukarı
Buraya kadar oyunun-yani çürük oluşumunun-piyonları (yani bakteriler) hazır olmuştur... Şimdi bakteriler, mineye bir hamle yapacaklardır... Bakteriler bu hamleyi iki koldan yaparlar:

*

Bazı bakteriler şekerden asit yaparak, minenin inorganik örgüsünü bozarlar.
*

Bir kısmı da, minenin organik kısımlarını parçalayan enzimler ya parlar.

İşte diş çürüğü oyununun senaryosu kısaca böyledir. Bu oyun nasıl bozulur ve çürük nasıl önlenebilir?

Bakteri - şeker işbirliği önlenirse oyun bozulur mu? Bu nasıl olabilir? Müttefiklerden birisini; Örneğin şekeri ortadan kaldırarak... Şeker, çikolata, pasta yemeden... Olur mu? Şeker, organizma için kaçınılmaz gıdalardan birisidir ve hayvan deneyleri şekerden yoksun beslenmenin çürüğü durdurmadığını, sadece biraz azalttığını göstermiştir. Evet, şeker bir çürük etkenidir ama, ne tek başına ne de başlıca etken...

Öyleyse, çürükten korunmak için ne yapmalıdır? Asıl korunma, ikinci saldırgana yani mikroplara karşı mücadele ile olur. Bu da dişleri fırçalayarak gerçekleştirilir.


Ayrıca bakınız, Ağız bakımı ve fırçalama teknikleri


Şekerli yiyecekleri ana öğünlerde tüketmeye çalışmak ve yemek aralarında bir şey yememeye gayret etmek de diğer bir önlemdir.

Dişhekimine muntazam aralıklarla başvurmak bir çürüğü önlemek ya da erken yakalamada en iyi yoldur. Ayrıca sıcak ve soğuğa duyarlı dişler ya da ağrılı dişlerde veya tebeşirimsi renkte olan başlangıç çürükleri, kahverengi renklemeler ve oyuklar gibi durumlarda vakit geçirilmeden hekime başvurulması tedavinin şeklini değiştirecek ve zorluğunu azaltacaktır.


Çürük nasıl tedavi edilir?

Diş çürüğünün kendiliğinden iyileşmediğini ve çürüyen yapının tamir olmadığını biliriz. Çürük tedavi edilmezse ilerler. Öyleyse, mutlaka çürük dişi doldurmak gerekir. Henüz diş özüne kadar ilerlememiş çürükler şöyle tedavi edilir:


1. Önce Çürük Temizlenir


Mine ve dentin çok sert yapılardır. Çürüğü temizlerken bu yapıların kaldırılması gerekir. Çürük, frez dediğimiz özel uçlarla temizlenir. Günümüzde çürük, elmas uçlu veya tungsten çeliğinden yapılmış frezlerle temizlenir. Bu frezler yüksek dönülü, hassas motorlara takılır. Bu motorların dönüşü dakikada 300.000 dir. Saniyede, (ya da 2 sayana kadar) kullanılan alet tam 5.000 devir yapar. Ayrıca dönme esnasında hiç titreşim de yoktur. Biraz ağrı olabilir. Çünkü, dentin yüzeyi biraz hassastır ve kişiden kişiye değişen şiddette ağrı duyulur. Bunun çaresi lokal anestezidir. Lokal anestezi ile hiç ağrı duymadan diş dolgusu yaptırılabilir.

2. Temizlenen Çürük Boşluğu Şekillendirilir

Diş doldurturken sadece çürüğün temizlenmez çürük etrafında bazı düzeltmeler de yapılır. Çürük boşluğunun genişletilmesi kavite hazırlama belirli kurallara göre biyomekanik ve yapısal (morfolojik) zorunluluktan dolayı yapılmaktadır.

Yaso 09-20-2009 19:18

Gözlük kullanmaya başlayan kişilerde, belli bir süre sonra bazı alışkanlıklar oluşur . Gözlüğü takıp, Çıkarırken, silerken, bir zemin üzerine koyarken, kordon veya zincirle boyunda asılı tutarken, baş üzerine kaldırırken, kılıfına yada kılıfsız cebe çantaya yerleştirirken ortaya çıkan bazı hareketler, hep benzer biçimde düşünmeden yapılır.
Bu alışkanlıkların hepsi, gözlüğün ömrünü, yapısını, ayarlarını etkiler . Eğer bu alışkanlıkların içinde yanlış bir zorlama, yanlış bir hareket varsa, gözlük zorlamanın olduğu bölgeden kırılabilir. Bu olumsuzlukları gidermek için, sırasıyla şunlara dikkat etmek gerekir:


Gözlük kullanılmadığı zamanlarda,mutlaka sert koruyucu bir kılıfta muhafaza edilmeli ve mümkün olduğunca oturulan, dayanılan üzerinde eşya bulundurulan bir zemine konulmamalıdır.
Oturulan sandalye, koltuk, kanepe, yatak üzerine bırakılıp unutulan gözlükler her an bir kazaya uğrayabilir . Böyle bir alışkanlık edinilmişse hemen vazgeçilmesi gerekir.

Gözlüğün Ayarları Bozulursa
Bu durumu anlamak için gözlük sapları açılarak düzgün (masa üstü vs.) bir zemine konur. Şayet saplardan biri zemine değmiyorsa,gözlük yüzde eğri duracaktır. Bu pozisyondayken gözlük halkalarına yukarıdan bakıldığında, halkalardan biri içe doğru bir konumda ise, gözlük köprü kısmından eğilmiş demektir. Bu gözlük yüzde,bir halkası yüze yakın, diğer halkası gözden uzak duracaktır.
Bunların dışında, sap açıklıkları gövde ile 90 derecelik açı teşkil etmiyor ve dışa doğru açılmamışsa, gözlük yüze bol gelecek ve düşme eğilimi gösterecektir. Şayet bu sap bu şekilde açılmışsa, gözlüğün açılan sap yönünde yüze yaklaştığı görülecektir.
Metal ve plastik çerçevelerde sap vidalarının gevşemesiyle saplar sık sık cama çarpacak ve cam üzerindeki kaplama veya polisaja zarar vererek matlaşmasına neden olacaktır.
Gözlük katlandığında saplar düzgün kapanmıyor, aşağı veya yukarı doğru doğru açı teşkil ediyorsa, sap menteşelerinin eğimi yanlıştır. Bu durum gözlüğün kılıfa girmesini zorlaştır. Gözlük sapları genellikle düzgündür. Bazen yapımcı firma veya teknisyen gözlükçü tarafından şakaklar üzerindeki baskıyı azaltmak için hafif bir kavis verilir. Bilinçli yapılan bu işlem dışında saplardaki aşağı-yukarı, içe ve dışa eğimler gözlüğün yüzdeki konforunu olumsuz etkiler. Bu tür ayar bozuklukları görünümü de kötüleştirir.
Metal gözlüklerde, camları halka içine zapteden vidalar zamanla gevşeyip camların düşüp kırılmasına neden olabilir. Fakat bu durum kullanıcıyı daha önceden uyarır. Gözlük camları silinirken gevşemiş vidalar camın yatak içinde oynamasına ve ses çıkarmasına neden olur. Bu ses camın düşebileceğinin de habercisidir.
Özellikle plastik çerçeveleri veya plastik camlı,plastik ve metal çerçeveleri sıcaklığın 40 dereceyi geçtiği yerlerde bırakmamak gerekir. Bırakılan gözlükler,sıcaklıklarının 60-70 dereceye çıkmasıyla deforme olur, parlaklıklarını kaybederler. Özellikle yansımasız kaplamalı plastik camların kaplamaları, bu sıcaklığa dayanamaz.


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 07:58 .

Powered by vBulletin® Version 3.8.3
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.