Forumson

Soru iki şehrin hikayesi hangi tarihi olayı anlatıyor cevabı

Eğitim - Üniversiteler - Sınavlar Katagorisinde ve Siz Sorun Biz Cevaplayalim(Maximum 5-10dk) Forumunda Bulunan Soru iki şehrin hikayesi hangi tarihi olayı anlatıyor cevabı Konusunu Görüntülemektesiniz.->İki Şehrin Hikayesi / forumson.com - Soru iki şehrin hikayesi hangi tarihi olayı anlatıyor cevabı Charles Dickens bugün artık bir ...


Reklamı Kapat

Geri git   Forumson > Eğitim - Üniversiteler - Sınavlar > Siz Sorun Biz Cevaplayalim(Maximum 5-10dk)


Siz Sorun Biz Cevaplayalim(Maximum 5-10dk)

Yeni Konu aç   Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 10-01-2009, 17:38   #1 (permalink)
Operator

Yasal UyarıArkadaşlar Lütfen Konulara Cevap Yazalım iyi veya Kötü Değerlendirelim Emeğe Saygı!
 
Yaso - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Bilgiler
Üyelik tarihi: Jan 2008

Mesajlar: 32,275
Konuları: 30795

Tesekkür: 3
481 Mesajina 1044 Tesekkür Aldi Üye No: 28
REP Gücü : 1000
REP Puanı : 27049
Yaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond reputeYaso has a reputation beyond repute
Seviye: 92 [♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥]
Aktiflik: 3437 / 3437
Güç: 10758 / 44112
Deneyim: 66%
İletisim

Standart Soru iki şehrin hikayesi hangi tarihi olayı anlatıyor cevabı

 

İki Şehrin Hikayesi /
forumson.com - Soru iki şehrin hikayesi hangi tarihi olayı anlatıyor cevabı Charles Dickens bugün artık bir dünya klasiği haline gelmiş olan romanı İki Şehrin Hikayesi'nde Fransız İhtilali yıllarındaki Londra ve Paris'i anlatır. İhtilalin hemen öncesi ve sonrasındaki Paris ve Londra'nın sefil "insan" manzaralarının resmi geçit yaptığı ve konusu ile kahramanlarının bu iki şehir arasında pay edildiği roman o ünlü "Zamanların en iyisiydi zamanların en kötüsüydü" cümlesiyle açılmaktadır.

Zamanların en iyisi mi yoksa en kötüsü müdür bilemiyoruz lakin ilki 19. yüzyılın ikinci çeyreğinin başlarında (1827) diğeri ise üçüncü çeyreğinin ortalarında (1868-1870) Dickens'ın romanında geçen "İki Şehir"den birisi olan Londra'yı farklı kültür evrenlerine mensup iki şair ve yazarın nasıl "gördüklerini" ve nasıl "okuduklarını" incelemek ilginç olabilir. Hitler zamanında "hain" ilan edilen ve kitapları yakılan; Almanlardan da Almanya'dan da nefret eden ünlü "Alman" şairi (!) Heinrich Heine (1797-1856) ile modern Türk edebiyatının kurucularından ve fikir hayatımızda hala tartıştığımız bazı temel kavramların ilk formülasyonlarını ortaya koymuş olan Namık Kemal (1840-1888) yaklaşık 40 yıl arayla gittikleri Londra'da o kadar farklı müşahedelerde bulunmuşlardır ki çizdikleri tablolar adeta iki ayrı şehri anlattıklarını düşündürecek kadar zıt karakterde olmuştur. Bu yazıda karşılaştırmalı olarak her iki bakışı inceleyecek ve özellikle Namık Kemal'in Londra'da Heine'nin gördüklerini farkedemeyişinin sebepleri üzerinde duracağım.


Heine: Sefaletin kol gezdiği Londra
Heine Almanya'da yaşayan bir Yahudi ailesinin çocuğu olarak doğdu ama Yahudi olmasının önüne çıkarttığı engellerden yıldığı için vaftiz olarak Hıristiyanlığı kabul etti. 1831'de Paris'e yerleşti ve ölünceye kadar orada yaşamaya devam etti. Şarkılar Kitabı (Çeviren: Behçet Necatigil İstanbul 1971 İş Bankası Kültür Yayınları) ve Seyahat Tabloları en tanınmış eserlerinden ikisi. Çeşitli zamanlarda farklı kişilere yazdığı mektuplardan bir seçme Melahat Togar çevirisiyle yayınlanmıştır: Heine'nin Seçilmiş Mektupları (İstanbul 1983 Düşün Yayınevi).

Heine'nin Londra'ya Nisan-Mayıs 1827 tarihlerinde gelmiş olduğu 1 Mayıs tarihli bir mektubundan anlaşılmaktadır (bkz. Heine'nin Seçilmiş Mektupları s. 61). Bu mektubunda Londra'da en az dört hafta daha kalacağını belirtmekteyse de tam olarak ne kadar süreyle bu şehirde ikamet ettiğini tesbit etmek mümkün olmamıştır.

Heine yazısının hemen başlarında "Londra'ya sakın bir şair göndermeyin!" ikazında bulunur ilginç bir şekilde. Bu şehirde ilk olarak "taştan bir orman" ve "itişip kakışarak akıp giden bir insan seli"ni görmekte ve bunun bir şair için hiç de uygun bir manzara olmadığını öne sürmektedir; olsa olsa bir filozof tahammül edebilir ona ancak o açıklayabilir bu kargaşayı (Heine'nin Londra izlenimleri için bkz.: Hazırlayan: Gürsel Aytaç Gezi Notları Seçkisi Ankara 1994 Gündoğan Yayınları):

Herşeyin üzerine sinmiş olan bu yalın ciddiyet bu muazzam tekdüzelik bu makineleşmiş devinim (hareket) insanların neşeliyken bile duydukları bir can sıkıntısı kısacası bu herşeyi çok abartmalı Londra insanın düş gücünü ezer ve yüreğini parçalar. Hele oraya bir de üstü başı perişan bir dilenci kadını ya da pırıl pırıl ışıldayan bir kuyumcu gibi karşısına çıkan herşey önünde dikilip kalan onları seyre dalan hayalperest bir Alman şairi yollarsanız işte o zaman onun çekeceği var demektir.

İngilizlerin tüketmeye ve para harcamaya ne kadar meraklı olduklarını canlı tablolar halinde aksettiren Heine bu harcamalara para yetiştirebilmek için bütün ahalinin ecel terleri dökerek limandan borsaya koşuşturmak zorunda kaldıklarını ve kendisi gibi vitrinlere "aptal aptal" bakan yabancıları ayak altında durdukları için itip kaktıklarını anlatır. Ardından da gördüğü Londra'nın bütün kargaşasını bir fotoğraf karesinde şöyle ebedileştirir:

Dalıp gittiğim bu seyirden sarsılarak uyanıp erkek kadın çocuk at ve posta arabalarının oluşturduğu renk cümbüşüne uğultular bağırtılar çatırtıların duyulduğu ve tam o sırada içine bir de cenaze alayının karıştığı caddeye gözlerimi çevirince bana öyle geldi ki bütün Londra tıpkı tablodaki gibi bir Bersina Köprüsüne benziyor. Bu köprü üzerindeki herkes kısacık yaşamlarını birazcık daha uzatmak isteğiyle korkudan çıldırmışçasına kendine geçebileceği bir yol bulmaya çalışıyor. Burada küstah süvari zavallı piyadeyi atının ayakları altına almış yere yuvarlanan bir daha kalkamaz mahvolmuş bir halde ve en iyi dostlar bile merhametsizce birbirlerinin cesetle

Bu köprü istiaresinden sonra Londra'yı Alman şehirleriyle ile mukayese eden Heine kendi memleketinin çok daha yaşanmaya layık olduğunu orada herşeyin "öylesine hülyalı ve öylesine bir tatil günü rahatlığı içinde" hareket ettiğini belirtmekten kendini alamaz. O Almanya ki askerleri sessiz sedasız nöbet değiştirir sakin bir güneş altında üniformalar ve evler pırıl pırıl parlar saçakların altında kırlangıçlar uçuşur pencerelerde şişko hakim karıları gülümser ve boş sokaklarda herkese yetecek kadar yer vardır. O sokaklar ki orada köpekler avare avare gezip dolaşabilir insanlar dikilip tiyatro hakkında tartışabilir kibar bir aylak ya da saçı pudralı bir saray kahyası yerlere kadar eğilip reverans yapabilir.

Londra'nın dillere destan ihtişamını o da çok dinlemiştir ancak bu şehirde kocaman saraylar yerine Heine'nin gözüne takılanlar bir sürü küçücük evden başkası değildir. Bu asker gibi dizilmiş küçücük sıra evler tuğladan yapılmıştır ancak nemin ve kömür dumanının etkisiyle koyu zeytin yeşiline çalmaya başlamıştır renkleri "Bunlar öylesine yan yana dizilmişler ki" diyor Heine "meydana getirdikleri geniş ve dümdüz sokaklar karşı karşıya iki tane uçsuz bucaksız kışlaya benzer iki ev gibi görünüyor." Doğrusu "kışla" teşbihine bayılmamak elde değil. Zaten Max Weber de Batı şehrinin temel özellikleri arasında askeri garnizon şehirlerini saymıyor muydu? Nitekim daha çeyrek asır geçmeden Baron Haussmann da o sıralarda Heine'nin de ikamet etmekte olduğu Paris'i yeniden bir iktidar kalesi biçiminde asi ve ayrıksı öğelerden 'arındıracak' ve Paris Komünü'nün bir daha patlak vermemesi için gereken tedbirleri III. Napolyon adına alarak Paris'i ayaklanmaların daha rahat bastırılacağı bir yeni planla yeni baştan kuracaktı.

Aşağıda Namık Kemal'in Londra'yı anlatışı sırasında cadde ve vitrinlerin yabancıların dikkatini nasıl avladığına değineceğiz. Ancak burada Heine'nin yabancı psikolojisini başarıyla aksettiren bir tesbitine yer vermekte fayda görüyorum. Şöyle diyor Heine:

Bu caddelerde evlerin Londra'ya özgü tekdüzeliği pek göze batmaz çünkü yabancıların gözü devamlı olarak mağazaların vitrinlerinde sergilenen yeni ve güzel mallan seyretmekle meşguldür. İnsanı bu kadar etkileyen sadece bu malların kendisi değil İngilizlerin imal ettikleri her şeyi mükemmel biçimde piyasaya sürmeleri her lüks malı her fitilli lambayı her çizmeyi her çaydanlığı ve kadın giysisini öylesine davetkar yapmalarından başka bir de bunları sergileme sanatı renklerdeki zıtlıklar çeşitlilik İngiliz mağazalarına kendine özgü bir cazibe katmakta...

Londra'daki her şeyin kendisine "yağlı boya tablolar gibi" yapay göründüğünü söyleyen Heine'nin yolu zengin semtlerinden ziyade Namık Kemal'in asla dikkatini çekmeyen ve yolunu düşürmediği kenar mahallelere karanlık ve rutubetli çıkmazlara çamur deryası ve hastalık içinde yüzen varoşlara düşer. Ve Namık Kemalleri 40 yıl önceden haber verir gibi şu cümleleri karalar not defterine: "Londra'nın büyük caddelerinde dolaşan ve asıl halkın oturduğu mahallelere yolu düşmemiş olan bir yabancı Londra'daki müthiş sefaletin çok azını görür belki de hiçbir şey farkedemez." (Heine'den 60 küsur yıl sonra Londra sefaretine atanan Abdülhak Hamid de sosyete salonlarındakilerinden başka insan yaşamıyormuş gibi aksettirecektir bize şehri.)

Karanlık bir sokağın ağzında dertli bağrına bebeğini basmış bakışlarıyla dilenen bir kadının gözlerine ilişir bakışı ve bu sefalet karşısında duygulara boğulur gider şair. Yaşlı zenciler dilenir ayrıca Londra sokaklarında. Köşe başlarında durur yayaların ayaklarının önündeki çamurları -muhtemelen ellerindeki ufak süpürgelerle - süpürür (tıpkı bizim otoyollardaki trafik tıkanıklığında araçların camlarını silen küçük çocuklar gibi) ve bu zahmetleri karşılığında bahşiş isterler. Bunların dışındaki asıl sefalet içinde yüzen insanlar günahkarlar ve caniler gündüz inlerinde gizlenir ve ancak karanlık basınca dışarı çıkarlar. Şair 'öbür Londra'yı' görür Londra'da.

Bir şeyi daha: Günahkarlar ve suçlularda toplumdan dışlanmış olanlarda şehirdeki burjuvalardan daha fazla insanlık görür Heine; daha fazla insanlık ve daha az kötülük vardır onlarda...

Namık Kemal'in peri masalını andıran Londra'sı

Namık Kemal Şinasi'nin peşinden gider Paris'e. (Ne gariptir üstadı ile sadece bir kere görüşmüştür bu süre zarfında.) Ziya Paşa ve Ali Suavi'yle birlikte Hürriyet'i çıkartırlar. Grup içindeki ilk çatlak Ali Suavi'nin başına buyruk yazılarından doğar ve giderek büyür. O sırada Abdülaziz Avrupa seyahatine çıkacaktır ve uğrayacağı yerlerden birisi de Paris'tir; yani Genç Osmanlıların karargahı. Bunun üzerine Fransız hükümeti Padişah'ın geldiği günlerde onları Paris'te görmek istemediğini bildirir. İşte Namık Kemal'in Londra günleri böyle başlayacaktır.

Hemen yazmaz Londra izlenimlerini Namık Kemal; bekletir ve İstanbul'a dönüşünde çıkardığı İbret gazetesinde "Terakki" (yazı Ebuzziya Tevfik'in Numune-i Edebiyat-ı Osmaniye'sinde "Londra" başlığıyla yayınlanır nedense!) adıyla çıkar (No.: 45 Teşrinisani 1872). O gün bugündür bu yazı Osmanlının geriliğinden şikayetin ve Batı medeniyetinin gelişmişliğine duyulan hayranlığın bir Osmanlı aydınının ağzından samimi bir itirafı olarak okunagelmiştir.

"Bütün dünyayı dolaşmaya ne hacet!" diyor Kemal ve ekliyor: "İnsan yalnız Londra'yı araştıran bir gözle seyretse göreceği eşi bulunmaz güzellikler akla üzüntüden şaşkınlık getirir." Bu şehir o kadar değer kazanmıştır ki Namık Kemal'in gözünde onu "enmuzec-i cihan" (dünyanın örneği) olarak göstermekte tereddüt geçirmeyecektir. "Yeryüzünde medeniyet eserlerinin fotoğrafla resmi alınmış olsa" der "günümüz medeniyetini ancak Londra kadar belirgin olarak gösterebilir". Bundan dolayı terakki ve medeniyeti anlatırken Londra'yı örnek olarak seçtiğini belirtir.

GariptirHeine'nin Londra evlerini karartmış olduğunu söylediği ve kendisine Almanya'nın temiz havasını özleten kömür dumanı Namık Kemal'in sisli rüyalara dalmasına sebep olur. "Bu şehir" der "kuşku ve zan bulutları içinde gizlenmiş olan insan mutluluğu gibi çoğunlukla bir kara dumanla kuşatılmış ve üstelik sanki uygarlığın görenekleri taşlarına ağaçlarına varıncaya dek bulaşmış gibi evleri bile siyahlara boğulmuş görünür." Oysa Heine hatırlarsak bu sıra sıra dizilmiş küçücük evleri detuğladan yapılmış ancak nemin ve kömür dumanının etkisiyle koyu zeytin yeşiline çalmaya başlamış renklerini de sevmemişti Londra'nın; onlardansa memleketinin hülyalı bahçelerini ahalinin tembel tembel gezdikleri sohbet ettikleri sokaklarını hatırlamış onları özlemişti bu kışlaya benzeyen Londra evleri karşısında. İnsanın hayal gücünü ezdiğini söylediği bu şehre şair gönderilmemesini sıkı sıkı tembih etmişti Heine. Öte yandan Namık Kemal Heine'nin taştan bir orman gördüğü ve hayal gücünü ezip yüreğini parçaladığını söylediği bu şehirde kararmış duvarlardan bile bir medeniyet emaresi çıkarmaya şartlamıştır kendisini baştan. Bu kararmış duvarları bir perde gibi görmekte ve onun arkasına bakınca medenileşmenin gönül alan güzelinin yüzünü gösterdiğini farketmektedir. Güzellikten anlayanların onun boyunun bosunun güzelliğiyle büyülenmemeleri ise imkansızdır.

Sonra şehrin daha doğrusu bu medeniyetin "enmuzeci" olan beldenin unsurlarına eğilir. "O koca parlamento"ya gider ve binasının kamuoyunun tepkilerinden korunmak için kale gibi yapıldığını söyler. Böylece tepkide bulunan ve iktidara korku salan bir kamuoyu fikrini gündeme taşımak ister (Oysa bizde kamuoyu olmadığı için herkes devletten korkmaktadır.) Parlamentonun içine girdiğinde ise bir milletin en seçkinlerinden üç dört yüz parlamento üyesi ile karşılaşır. Onların kendi aralarında usul usul tartıştıklarını hayranlıkla anlatır Namık Kemal. Mahkemelerdeki hakimler bir katile bile "efendi" kelimesinden aşağı bir deyimle seslenmezler. Ne cebir ne şiddet vardır ortada. Hasılı amiyane tabirle Londra'da herşey tıkır tıkır işlemektedir.

Okullara gider büyümüş de küçülmüş çocukları 3-4 dil bilen ortaokul talebelerini görür. Yardımcı ve temel bilimlerden 6-7 esaslı ilim bilen talebeler vardır. Sibyan mekteplerinde elifba yazı dört işlem ve akaide dair dersler yoktur çünkü 15 yahut 18 yıldan beri bu okullara bunları bilmeyen talebe geldiği vaki değildir bu yüzden kaldırılmıştır.

Parka giden çocukların ellerinde muhakkak gazete bulunur. Hatta gemilerinde bile yerçekimi kanunu gibi en derin meseleleri öğrenmeye çalışan tayfalar bulunur. Yazıcıları Alman bilginlerinin hukuk hikmeti (felsefesi) üzerinde muhakeme yürütür. Müzeleri hayvanat bahçeleri bile mitolojik bir dille anlatır Kemal. Rasathanelerde dürbünlerle (teleskoplarla) gökyüzüne bakan insan dünya dışı alemlere yükselir.

Kütüphaneleri ise gerçekten muhteşemdir. Oralarda her dilden 2-3 milyon kitap ve yüzlerce becerikli kütüphaneci vardır. En boş zamanında bile 800 okuyucunun eksik olmadığı bu yerlerde 90'ındaki hocalardan 18'indeki kızlara kadar her yaş ve meslekten insanlar bulunur.

N. Kemal'e eğlence yerleri ve tiyatrolarını da anlattıktan sonra sözü ülkenin zenginlik ve mamuriyetine getirerek şöyle der: "Yalnız şehir yüksek binalar yan yana getirilse İstanbul kadar şahane bir saray ortaya çıkar."

Londra'nın dillere destan ihtişamını o da çok dinlemiştir ancak bu şehirde kocaman saraylar yerine Heine'nin gözüne takılanlar bir sürü küçücük evden başkası değildir. Bu sıra sıra dizilmiş küçücük sıra evler tuğladan yapılmıştır ancak nemin ve kömür dumanının etkisiyle koyu zeytin yeşiline çalmaya başlamıştır renkleri. "Bunlar öylesine yanyana dizilmişler ki"diyor Heine "meydana getirdikleri geniş ve dümdüz sokaklar karşı karşıya iki tane uçsuz bucaksız kışlaya benzer iki ev gibi görünüyor."

Sözün burasında İngiliz emperyalizminin zenginliği sorgulamasına ramak kalır N.Kemal'in; ancak bu çok cazip fırsatı da cömertçe tepmekten başka bir şey yapmaz. Pazarlarında bulunan değerli taşlara ve güzel şeylere" baktığında tabiatın define ve hazinelerinin nasıl baştan ayağa "yağma edilmiş" olduğuna şaşakalır. Oysa "yağma" kelimesi tam da yerinde kullanılmıştır ve İngiliz emperyalizmin can damarı ve yumuşak karnı da burasıdır. Tam Batı medeniyetinin ayaklan yere basan rüyalardan uyanmış bir değerlendirmesinin yapılacağı bu kritik nokta yakalandığı anda cömertçe kaçırılmıştır elden.

O kadar ki bankalarında mevcut altınların ağırlığından Britanya adasının batacağı korkusunu yaşar fakat bunların Hindistan veya Afrika'daki hangi yoksul halkın kursağından yağmalanmış olduğunu sorgulamak ihtiyacını dahi duymaz. Burjuva sermayesinin ve bu sermayeyi kullanma biçiminin (muhasebe) övgüsüne dönüşen yazı Londra'daki para hareketinin hızına duyulan yüzeysel hayretle devam eder.

Söz hareketten açılmışken insanların bu şehirde ne kadar hızlı hareket ettiğine şaştığını belirtmeden edemez Kemal. Tam da Heine'nin şikayet ettiği ayak altında ezilenlerin düşenlerin dostunun olmadığı bir "Bırakınız geçsinler" hareketliliğidir bu; ne var ki bu manzara bile Namık Kemal'i hiç rahatsız etmez. Aksine bu hareketliliği zihninin gerisinde 'donmuş' olarak resmettiği kendi şehirleriyle kıyaslar ve iflah olmaz bir hayranlıkla seyreder. Heine caddelerdeki bu kesintisiz insan akışını Bersina Köprüsü'ndeki insanların birbirini ezmesine feryat ve figanlara benzetirken N. Kemal bütün bunları medeniyetin zorunlu bir tezahürü olarak algılamıştır. İstatistiklere de başvurur hızını alamayarak "hürriyet kahramanı"mız: Şehirde 40 bin ev arabası 35 binden ziyade taksi 15 binden ziyade minibüs ve şirket arabası vardır. Her iki dakikada bir trenleri her biri altmış araba alan "kara vapurları" vardır. Yine de ihtiyaca yetişmez bunlar ve bu vasıtalara binebilmek için sıra beklemek ve araba bulamamak Londra'da vak'a-i adiyedendir. (Minibüs için sıra beklemek eğer medeniyet alametiyse İstanbul'un minibüsle seyahat eden varoşları merkezden hatta Avrupa memleketlerinden daha medeni olmalı değil midir?) 3 kara vapuru (lokomotif olsa gerek)prülerle birbirinin üstünden geçer bahçelerde (parklarda) gün olur ki 50-60 bin (biraz abartılı değil mi?) araba dolaşır.

Thames nehri kenarında bulunan depolardaki mal kalabalığına da hayran hayran bakan N. Kemal'in fabrikalarda hayretten tüyleri ürperir. Ağzından ateşler püskürten korkunç sesler çıkartan akıl meleğinin buyruklarını yerine getirmek için çırpınan dev bir beden olan makineler de bu hayretten payını alır. Saatte 200 bin gazete basan matbaa makinelerini 50 bin kişi çalışan matbaaları 10-15 bin araba beygirinin çalıştığı bira fabrikalarını da gözden kaçırmaz. Ancak işçilerin hele hele kadın ve çocukların 13-14 saat karın tokluğuna çalıştığına değinmek ihtiyacını bile duymaz. 3-4 bin kişinin kalabileceği otelleri Üsküdar halkını yedisinden yetmişine giydirecek kadar malla dolu terzihanesi aklın kabul etmeyeceği kadar zengin madenleri vardır Londra'nın. Yerin altına inilmekte okyanusun altında ilçe yapacak kadar bir yer açılmakta hatta burada gaz lambalarıyla aydınlatılmış caddeler açılmakta trenler işletilmektedir.

Toprağın altından nasıl altın çıkardıklarından tutun da nehrin altında yapılan düzenli çarşılara kadar pek çok başka harikadan bahseden Namık Kemal Ayna Saray'dan (Crystal Palace) bahsetmekten alamaz kendini. Ziraatın oralarda nasıl geliştiğine dair örnekler de veren N. Kemal burada öylesine bir bolluk dünyasının yaratıldığına kanaat getirmiştir ki ne mübalağacı İran şairlerinin hayal gücünün bunlara yetişebileceğini zanneder ne de onların kurdukları hayallerde yer alan gül bahçelerinin buradakilerle boy ölçüşebileceğine.

GariptirHeine'nin Londra evlerini karartmış olduğunu söylediği ve kendisine Almanya'nın temiz havasını hatırlatan kömür dumanı Namık Kemal'in sisli rüyalara dalmasına sebep olur. "Bu şehir" der "kuşku ve sanı bulutları içinde gizlenmiş olan insan mutluluğu gibi çoğunlukla bir kara dumanla kuşatılmış ve üstelik sanki uygarlığın görenekleri taşlarına ağaçlarına varıncaya dek bulaşmış gibi evleri bile siyahlara boğulmuş görünür."

Bütün bunları Osmanlılık ve İslam'a aşılayabileceğine daha doğrusu cila gibi temele inmeyen gelip geçici bir sözde çözümle "bizim" kılabileceğine inanıyordu N. Kemal. Mesele zannettiği kadar kolay olsaydı keşke! Sözü burada Niyazi Berkes'e bırakıyorum:

Namık Kemal batı uygarlığını tarih ve toplum koşullarından o kadar soyut anlıyor ki o uygarlığın içinde geçen toplumsal olayları gördüğü halde bu olaylarla uygarlık denen şey arasındaki ilişikliği görmüyor... Bu uygarlığın üstünde oturduğu toplumsal rejimle onun arasında sıkı bir ilişiklik olduğunu (görmüyor)... Bu Avrupalı gerçekten soyut bir yaratık; tıpkı onu görmek için göklerdeki yıldızın birinden kalkıp gelen yaratık gibi (bu yaratığın sanki Namık Kemal'in kendisi olduğunu söylüyor başka bir yerde Berkes) " (Türk Düşününde Batı Sorunu Ankara 1975 Bilgi Yayınevi s. 210-211).

"Avrupa kafası" miti

Namık Kemal'den tam 20 yıl sonra 1888'de Abdülhak Hamid de Londra'da "buhar içinde uçan melekler"den söz edecektir garip bir biçimde. Bir ortak büyülenme var gibidir aydınlarımızda; nihayet bu büyünün bugün çözüldüğünü ve artık kendi şehirlerimize bütün hışmımızla saldırmadan Londra'da sisler içinden süzülen melekler görmeyecek bir konuma eriştiğimizi ne yazık ki gönül rahatlığıyla söyleyemiyoruz. Fabrika ve vapur bacalarından püsküren is ve dumanı bile metafizik bir te'vile tabi tutmaya teşne bir zihinle Avrupa'ya giden aydınlar kafilesinin prototipiydi onlar. Kendi toplumunu ve kurumlarını hor görmek buna mukabil Avrupa'da iktisadi sosyal yahut siyasi ilişkiler temeli üzerinde gelişmiş teknoloji ve kurumlarını hüdayı nabit gibi gökten inmiş nimet sofrası tarzında algılamak ve buna perestiş etmek öyle anlaşılıyor ki Tanzimat'ın bu ilk nesil edebiyatçılarını olduğu kadar günümüzdekileri de kuşatmış bir hayranlık halesinin meyvesidir.

Bu aydınların kültürümüze taşıdıkları soyut "Avrupa kafası" gerçekten bir mit işlevi görmüştür; önlerinde duran ve kendilerine yol gösteren ezeli bir mit. Bu mit üzerlerinde öylesine belirleyici olmuştur ki Avrupa'da gördükleri kusurların bile tesadüfi olduğunu düşünmek onları birer istisna kabul etmek tuhaf gelmemiştir kendilerine. Kusurlar onların gözünde medeniyet ilerleyip herkesi kuşattıkça kendiliğinden ortadan kalkacak geçici arızalardan ibarettir. Ne gariptir ki medeniyetin ilerlemesinin gücün ve tahakkümün de ilerlemesi anlamına geldiğini farketmeyen Namık Kemal ve nesli. Batı medeniyeti ilerleyip Osmanlı ülkesini parçalamaya koyulduğu yıllarda talihin bir cilvesi olarak son uykusuna çoktan dalmıştı. O yıllarda hayatta olan Abdülhak Hamid ise Avrupa'nın "siyasi" tarafının vahşi ve kaba olduğunu itirafa mecbur kalmıştı.

Hadi Niyazi Berkes'e kulak verelim son olarak. Tanzimat edebiyatının geliştiği yılları Berkes Osmanlı tarihinin koma devri diye nitelerken haklıdır. Kendi tarihi kültürü ve toplumu hakkındaki bilincin komaya girdiği; ne iyi kötü var olan geleneksel bilince eklemlenebildiği ne de yeni bir bilinç fışkırışının o devirlerde çok revaç bulan kelimeyle Aydınlanma'nın gerçekleşebildiği bir koma döneminin eseridir Namık Kemal'in Londra izlenimleri...
__________________



Tüm bölümlerimize yetkili alımları başlamıştır başvurmak için aşşağıdaki linke tıklayınız


Yaso isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla

Sponsored Links
Cevapla

Bookmarks

Tags
anlatıyor, cevabı, hangi, hikayesi, iki, olayı, soru, tarihi, Şehrin


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
You may not post new threads
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Soru rüzgarın oluşumu fizik bilimiyle ilgili hangi kanun ve teoriyle açıklanır cevabı Yaso Siz Sorun Biz Cevaplayalim(Maximum 5-10dk) 0 10-01-2009 17:35
Soru rüzgarın oluşumu fizik bilimiyle hangi kanun ve teoriyle açıklar cevabı içeride Yaso Siz Sorun Biz Cevaplayalim(Maximum 5-10dk) 0 10-01-2009 15:57
Charles Dickens - İki Şehrin Hikayesi _ѕєηєм_ Kitap Özetleri 0 11-26-2008 12:26
Charles Dickens - İki Şehrin Hikayesi _ѕєηєм_ Kitap Özetleri 0 11-05-2008 16:27
İKi ŞehRiN HiKaYeSi уυѕυƒ Kitap Özetleri 0 09-04-2008 00:59


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 17:11 .


Powered by vBulletin® Version 3.8.3
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.

Website Statistics
Toplist
Sitemiz bir forum sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini önceden onay olmadan anında siteye yazabilmektedir, bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir, yine de sitemizde yasalara aykırı unsurlar bulursanız doganinternet@hotmail.com email adresine bildirebilirsiniz, şikayetiniz incelendikten sonra en kısa sürede gereken yapılacaktır.
Report Abuse, Harassment, Scamming, Hacking, Warez, Crack, Divx, Mp3 or any Illegal Activity to doganinternet@hotmail.com

DMCA.com